Spoiler içerir
Bugün medeniyet olarak adı geçen dönemin Avrupa'sının tam ortasında
-Paris'te- 1700'li yılların başında bir ruh dünyaya gelir. Ruh diyorum çünkü doğan şey bir beden değil. Öyle ki hemen doğumunda dolaylı da olsa annesini giyotine göndererek başlar cinayet işlemeye. Kendisine bakması için verilen sütanne bile kendisinde bir tuhaflık sezer ve bu şeyin kokması gereken bir bebek gibi kokmadığını ileri sürerek geri vermeye çalışır.
Kahramanımız kendine ait bir yetenekle dünyaya gelir, koku konusunda öylesine hassastır ki karanlıkta yolunu kokular ile bulabilecek bir düzeyde hatta yan odadaki kişilerin kokusunu bilerek orada kim olduğunu tahmin edebilmektedir. Parfümcülerde çalışma amacı para kazanmak, şöhret olmak değil nihai hedefi olan tanrısal koku için bilgi birimi yapmaktır. Kendi kokusu olmadığını fark edince ise adeta deliye döner. Her türlü kokuyu bilen, ayırt eden, her noktadan alan bir kişi olarak nasıl kendi kokusu olmaz.
Tanrısal kokuya ulaşmak için henüz kızlığında güzelce kızları kendine has bir yöntemle öldürür ve kokularını öğrendiği bir yöntemle hapseder. Bu cinayetlerin hepsi acemi bir katil seviyesindedir. Onu bu acemiliğe rağmen bir seri katil seviyesine taşıyan şey ise kendi kokusu olmamasıdır. Bu sayede her yere fark edilmeden girip çıkabilmektedir. Nitekim son cinayetinde bu acemilik kendisini ele verir ve yakalanır. Fakat olan olmuştur, kahramanımız 25 genç kızın bedeninden alıp hapsettiği kokular ile nihayetinde tanrısal kokuya ulaşmıştır. Hatta bu koku kendisini idamdan bile kurtarmıştır. Fakat hayatta bir amacı kalmayan kahramanımız çok acayip bir şekilde ,bu tanrısal kokuyla birlikte intihar etmiştir. Öyle bir intihar etmiştir ki intihar bu şahısla beraber bir bilim dalı olup literatüre girmiş bile olabilir.
Nitekim, kendini gerçekleştirme adına çabalanan yılların ardından gelen nihai başarı ve ardından gelen boşluk hissinin intihara sürüklediği dehanın egemenliğinde cani bir beden.
Koku, farklı bir roman.