Gönderi

"Bir değirmendir bu dünya "
8/10
·312 syf.··
Beğendi
·
2025 5. kitabı
·
23 günde okudu
·
Okunma: 19 Şubat 2025 16:49
Bir Değirmendir Bu Dünya İsmim baş harfleri 'acz' tutuyor gel uzatma dünya sürgünümü benim diyen mütevazı yazarın bu deneme türündeki kitabı en sevdiğim eserler arasında gösterdiğim nadide bir kitap gerek fikirleriyle gerek hayata bakış açısıyla... İSMİMİN BAŞ HARFLERİ ACZ TUTUYOR Akıl isen can gözün aç, tut kulak bu sözüme Bir değirmendir bu dünya öğütür bir gün bizi Öyle ki değirmende buğday da olunabilir, un da, belki yarma belki yerdeki toz da. Hangisi iyi hangisi kötü tercih eden kişi de biz olmalıyız… Peki merci-i karar bizler miyiz? Yoksa iyi ve kötüyü belirleyenler kimdir? Buğday mıdır, toz mudur diye bakmadan öylece kalabalığı mı takip ediyoruz. Un olmak zor siz en iyisi yarma olarak kalın diyen kişinin etkisinde kalmaya bizleri dünden razı kılan o üzerimizdeki güç ne? İddia ediyorlar ki Arap harfleri zormuş, kimse öğrenemez, okuyamazmış, Latin harfleri okuyup yazmayı yaygınlaştırmış, insanların bilgi düzeyini yükseltmiş… Etrafımıza bakıyoruz fakat iddiaların hep aksini görüyoruz. Okuma yazma artışının olmaması şöyle dursun üstelik okuyup yazanların hali de pek acıklı. Okul ve zorunlu dersler dışında kendini gelişime kapatan at bakışlı, sadece önündeki ilk basamağa ulaşmayı gayeleyen birçok kişi var ve şimdi modernlik çatısını oluşturanlar ya da olması gerekenleri, yaşam kurallarını belirleyenler, eşitliğin, adaletin çerçevesini çizenlerin peşinden gidiyoruz. Peki gittikçe gerçekten gelişiyor muyuz? “Nasıl olmuşsa bilmiyoruz, vurmuşlar bize, biz vurmamışız.” Düşünelim enine boyuna ve derinlemesine. Nefsimizi acımadan sığaya çekelim. Sigaya çekilmeden bir sığaya çekelim. Gösterişten uzak kendi nefsimize içsel penceremizden hakikatle bakalım. Sevmek neydi? Mutluluk neydi? Değer neydi? Bunları içimizden gelerek nasıl yaşayabiliriz? Bunun suali ve yanıtı yıllarca farklı kalemlerce zikredilmekte. Fakat ben Zarifoğlu’nun batılı bir araştırmacıdan derlediklerine değinmek istiyorum; ‘sevmek’ ve ‘mutlu olmak’ üzerine uzun araştırmalar yapmış bir şahıs. Lakin çıkış noktası, varmak istediği hedef çok başka. Şu fani dünyada hani nasıl daha çok eğleşiriz, patırtısız yaşarız, yıpranmadan ve zevk duyarak vakit geçiririz gibi konular etrafında dönüp duruyor. Kendi mantığı içerisinde çok da tutarlı, akıllı bir araştırma. Yer yer enteresan doğrular, tatlı gerçekler de yakalamış. Bunlardan birine temas etmek istiyorum: Yaptığınız işe, içinde bulunduğunuz duruma kendinizi verin. Sadece mesleğinize değil fakat, mesela evinizde müzik dinlerken de böyle yapın. Sözgelimi yazı yazarken, bir yandan da müzik dolabında bir plak dönüp durmasın. Müzik dinlerken yalnız müzik dinleyin. Konuşurken ne kadar ilgilenmediğiniz bir konu olursa olsun bütün benliğinizle dinleyin ve ilgilenin. Bunları birdenbire başaramazsınız. Kendinizi bu konuda eğitmeniz gerekli. Zamanla bir müziği, bir insanı, bir çocuğu kendinizi vererek dinlemeyi öğreneceksiniz. Seyretmeyi her şeyi güzel görmeyi değil, fakat görmeyi, tatmayı ve bir sürü teferruattan ibaret olan hayatın her şeyinden zevk almayı, dolayısıyla mutlu olmayı öğreneceksiniz. Mutluluk içinde bulunulan durumlar ne olursa olsun, isterse acı şeyler olsun, onları duymak, yaşamak demektir. Böylece zinde kaldığınızı göreceksiniz. Böylece zihniniz pörsümeyecektir. Zarifoğlu’nun söylevden hareketle çıkarımı gibi, bu batılı yazarın çıkış noktasında ve varmak istediklerinde “Allah rızasını tahsil” gibi bir amaç mevcut değil. Fakat söyledikleri önemli. Biz bu araştırmacının söylediklerini “Allah’ın rızasını tahsil” için okunması gereken bir niyetle okuduk. Böyle olunca da onu böyle bir amaç için değerlendirmek mümkün, tabii ve gerekli oluyor. Yetinmemek ele alıyor bazen de bu aciz ruhumuz ve vücudumuzu. Bir elbise, bir ayakkabının varlığının lüksü şimdinin acziyeti olduğundan mı? Ya da herkesin evinde yaptığı doğal ve tasarruflu ekmeğin yerini alan eskiden ayda yılda bir alınan ‘çarşı ekmeği’ miydi bizi yetindirmeyen? Veyahut buzdolabı yerine kullanılan serin kuyular ya da toprağın o anne kucağı için miydi bu yetinememe, bilinmez. Refah seviyemiz yükselsin diyeydi tüm bunlar. Yükselen her şey güzel miydi? Kibir de kendini yükseltmenin ötesinde beklemez miydi? Bilinmez… Daimi bir değişim içinde oluyoruz. Bazen iyi bazen kötü ama akan suya bir şekilde kapılıyoruz. İşin muzdarip yanı ise ha bire bu akarsuya İslam’ın da karıştırılmasıdır. Peki amaç boğmak mı yoksa gemi misali varacağı yere hızlı ulaştırmak mı? Kuranı Türkçe okuyalım, namazı da Türkçe kılalım. Ezan da Türkçe okunsun diyorlar, acaba iyilikten mi? Peki o halde tamam diyince hani neden saflarda yoklar? Sanırım onların derdi akarsuda yüzdürmek değil boğdurmak olsa gerek. Eğiterek daha iyi şeyler olsun istiyoruz ama tersi oluyor çoğu kez. Belki de eğitimin olduğu yere kuşkusuz güveniyoruz, sorgulamıyoruz diye. İslam’da eğitim doğum öncesinden başlar. Bu eğitimin yetiştirme, telkin ve tebliğ metodu son nefes verilirken de devam eder. Nitekim, yeni doğmuş bebeğin kulağına ezan okunur. Son nefeste tevhid telmihtir. Zihin ve hissin sağlığı için kalp kuranla huzur bulur, gibi… Bütün bu yönelişler teslim oluşlar, müminler arası alakalar bir eğitim sonucu gerçekleşir. Sahabeler bizzat sevgili peygamberimizin rahle-i tedrisinden geçerlerdi. İslam devleti kurulur kurulmaz hemencecik vuku İslam üniversiteleri, geçimlerin peygamber efendimiz tarafından sağlanan Ehl-i suffe ilklerin arasında sayılabilen eğitime hizmet eden yapılardır. Öğretmeden ve öğrenilmeden İslam yoktur, ilmin zekatı verilmelidir. Öğretmeliyiz modernite altında verilen her şeyi. Mantıklı bir izahı yapılmalı boğa güreşinin, horoz dövüştürmenin, seks kamplarının bir izahı yapılmalı. Öylece özgürlük safsatasının ardına saklanmamalı her şey, düşünmeli insanoğlu, düşünmeli hayvanoğlundan farkını zerre zerre, gayet bilinçli ve bile isteye. Modern toplumlarda insanın hasta olmaya, doktor kontrolüne, ilaç kullanmaya istekli kılınması, vitrinlerdeki cansız mankenler… Çağdaşlık ve medenilik diye algılananla, gerçekliğin biribiri adına veya başka bir şeyler adına bu kadar maskara edildiği başka devirler olmuş mudur acaba? Hiç kimse “işte medenilik budur demesin.” Zira medenilik de hiçbir zaman değişmemiştir. Çeşitli toplumların farklı tezahürleri veya eğilimleri olarak, kendi mantık ve yapıları içinde değerlendirmek, bunlar karşısında irkilmemizin ne kadar şiddetli olursa olsun soğukkanlılığınızı muhafaza etmek de mümkün. Ancak falan ülkede düzenlenen “Türk Haftasında” Türk’ü bin yıl önce girdiği İslam dairesinde kesin şekiller alan ve İslam’ı asıl karakteri haline getiren bir toplumu, iç çamaşırların, geceliklerin, endamlı oynak mankenler tarafından sergilendiği bir defile ile tanıtmak mümkün müdür? Ya da bu tanıtılan biz miydik? Bu tanıtma programlarının kızıl Rusya’nın , Çin’in sınırları içinde esir milyonlarca Türk’e gösterseniz ve işte “bu programlarla sizi dünyaya tanıtıyoruz” deseniz onların sizler için ağızlarından çıkan ilk kelime ne olur? Fakat biz anlayabiliyoruz. Tıpkı dejenere olan diğer milletlerin bir zamanlar yadırgadığımız şimdikilerde medeniyet olarak gördüğümüz adetlerini zurnanın perdeleri üzerinde dolanan parmakların, içindeki kompleksleri, batı dünyasında kabul görme çırpınışlarını, bunun adına feda edilen değerlerimizi görüyor ve anlayabiliyoruz. Bu yanlışlar, yüzyıllardır süren sömürü ve diğer ülkeleri nüfus kontrolleri, plan proje göz boyalamaları ise oyalamanın Avrupa insanına nelere mal olduğunun açık belgeleri ama, hala büyülü ekonomik deneyimler, bilimsellikle yutturmacası ve politik nezaket kurallarının ve hızlı tüketim furyalarının ardına gizlenebiliyorlar ve hala gözdeler. “Çağdaş batı uygarlığı düzeyi” takdir edersiniz ki bu olmamalı. Üstelik şu hayali “Avrupai yaşam” da bir ütopyalardan ileri değildir. Çünkü Avrupa, Avrupalı olmayana hep kapalıdır. Bu geçmişte de böyle oldu şimdi de böyle . Bizim siyasi yönümüzü temsil eden kimi siyasetçiler de bununla ilgili toplantılar yapıyor. Kah oturup kah kalkarak netice itibariyle çözümü resmi dini de hristiyanlaştırmakta buluyorlar. Bunu mümkün kılmaya cesaret edininceye dek de merhaleleriyle buna zemin hazırlamaya uğraşlar, yorulan kafalar(!) ve dahasını çekinmeden feda etmişler ve tüm bunlara farkındalık penceresinden de bakabilen ve yanlışları fark eden bazı kimseler de ; Bitmiş artık, bu memleketten hayır gelmez diyebilirler ki, bu söz şeytandandır. Bu memleketten hayır gelir efendiler! Bunu; masonların, Lenincilerin, Kemalistlerin, devrimcilerin, Maocuların tüm İslam dışı güçlerin elindeki yayın organlarına bakarak bunların İran’daki İslam devrimini çirkin göstermek yolunda ne kadar telaşlı bir çaba gösterdiklerine bakarak rahatça anlayabiliriz. İstismar silsilesinde debdebelenmeler… Batı neyi istismar etmemiş ki? Öyle bir sistem ki temelini oluşturan ana taşlardan en önemlisi istismar. Batının sömürdüğü uzak ve orta doğu ülkelerinde milyonlarca çocuk açtır, hastadır.Türkiye de dahil, dünyanın dört bir yanındaki Yahudilerin cömertçe, o ülke ekonomilerinden çalarak İsrail’e yolladıkları paralarla, Amerika’dan satın alınan napalm ve misket bombalarının, Filistinli sivil göçmen kamplarına karşı kullanılması sonucu on binlerce çocuk yaralanmakta, sakat kalmakta ve ölmektedir. Bütün bunlar da yetmiyormuş gibi, radyolarda , televizyonlarda, basınlarda tüm bunları yapan ve zillet çukurunu deştikçe deşen ülkeler sahte gülücükler, yapay gerçeksizlikler dağıtmaktadır. Batı’nın sırtlan yüzü göründü, ama çehresini tam anlamıyla henüz göremiyoruz. Yıllar önce Türkiye’dekilerin akın akın Almanya’ya gittikleri yıllarda , Alman gazete ve dergilerinde yer alan yazılar , Türkiye’ den gelenlerin Almanlaşması ümitleriyle yazılıyor ve bunu çabuklaştırmak için kendi hükümetlerine yol gösteriyor, ışık tutuyorlardı. Ancak ilerleyen safhalarda görüldü ki bu Almanlaştırma politikasında çembere koyulan millet, özüne daha sıkı sarılıyor ve çocuklarına da bunu sürdürmeyi gaye ediniyor. Buna karşılık Almanların almak istedikleri her tedbirin karşısında kendi anayasaları çıkıyor. Eğer ders alabilseler, bu onlar için ne güzel bir takdiri ilahidir… Baskı altında yetişen bir kişiliğin tam oturmasını beklemek akıllara ziyandan başka bir şey değildir. Çoban olsaydık dağlarda bunlardan bir haber yaşasaydık artık dedirten binlerce olay. 1950’lerde it sürüleri gibi Müslüman Türkistan’a giren ve öldürmekle bitmeyen kızıl Çin birlikleri, Afganistan’ın eteklerine yapışmış Marksist Rusya , Filistin’e nefretinden geberen İsrail ve dahası…,hep dahası… ne kadar dehşete kapılırsak kapılalım, öte dünyaya ve Allah’a kapılarını kapamış, kalplerini zifiri karartmış olanların, yalnızca kendilerinin yaşamaları için durmadan öldürmeleri ve öldürtmeleri son bulmayacaktır. Nitekim şöyle demiş bir yamyam köyüne gelen batılı bir Antropologa ; “Biz insanları yemek için ve ancak ihtiyacımız miktarınca öldürüyoruz, ama siz…” elbette bu insan yiyen bir yamyamın ne kadar vahşi olduğu anlamının üzerini asla kapamaz ama görülüyor ki Amerika, Rusya ve Avrupa’nın dışındaki toprakların her an yüzlerce insan öldürülmesine , yarlanmasına ve göç etmesine, işkene görmesine sebep olan, dallanıp budaklanan savaşlar… Sözünü aldığımız yamyam, bu savaşı çıkaran kişilerin, politikacıların ve devletlerin yanında, insana çok daha şerefli ve saygıdeğer görünüyor. Tüm bu soykırımcıların yegane büyük hedefi, Marksist liderleri sevdirmek, Allah inancını yok ederek, imansız bir toplum ortaya koymak için eğitime büyük önem vermekteler. Her birinde, para akıntılarının kilit noktalarında Yahudi vardır. Ve bu çark o ülkelerin esas zenginliğini, malını, kaynağını Yahudi için soyar, soğana çevirir. Yahudi Amerikan desteğinde planını adım adım gerçekleştirmekte, işgal altındaki topraklarda yerleşim bölgeleri açmakta, son olarak da elindeki Golon tepelerinde de yerleşim bölgelerini açmayı kararlaştırmış bulunmaktadır. Adım adım ilerleyen İsrail planı Dicle-Fırat vadisine doğru ilerlemektedir. İsrail’in büyümesi o zaman da adeta fark edilmiyor. Zira yavaş yavaş gözümüzün önünde cereyan ediyor bu gelişme. Fakat bir gün dünya gözünü açacak ki şimdinin on katı topraklarda, sınırlarında Amerikalı ve batılı jandarmaların nöbet tuttuğu kocaman bir İsrail devleti var karşılarında. Buna baş kaldıran açıkça sırt çeviren biri olunca da hemen müdahale ediliyor ve başını arı kovanına sokmanın intihar olduğunu hatırlatıyorlardı. Başkaldıranın hemen kendine çeki düzen verdiğini kaydetmeye lüzum var mı? Yahudi faşizmi, başta Amerika olmak üzere bütün batı devletlerinin desteğiyle faaliyet gösteriyor. Bu ülkelerden yığdırılan hadsiz hesapsız dolarla yapılan işleri, dünyaya, ‘Yahudi mucizesi’ diye propaganda eden Yahudi, İsrail’deki ve işgali altındaki Müslüman nüfusu tam bir ekonomik mahrumiyet içerisinde tutuyor. Bu uygulama özellikle “kudüs’ü Yahudileştirmeyi” amaçlıyor. Kudüs’teki arap nüfusu git gide azalıyor. 1980 senesinde planlanan bir ekonomik Yahudi ambargosu ve Yahudi’nin can tehdidinden kaçan Araplar , aslında Yahudi planının gerçekleşmesine yardım ediyorlar. Ama mecburlar. Şimdi üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala devam eden ambargolar, savaşlar… Bunlar da yetmezmiş gibi ağır işkenceler, yüz kızartıcı birçok şey daha. Bütün bunlara karşı direnen , kalbindeki iman gökkubeye dayanan bir avuç insan küçük kıvılcım belki başta yalnızca bir köz idi hatta ama kimse gidip bir kartonla, bir bezle, havluyla vurup alevi söndürmedi. Bir yangın böyle hepimizin gözü önünde, biz daha o küçücük bir alevken ona baka baka çıktı ve büyüdü. Sonra bir baktı alev büyüdü, çevreye de bulaştı, yanıyor, bir o kadar da istekli cayır cayır önüne de hiçbir engel çıkmadan sonra bir bakıyoruz o üzerine basıp söndürebileceğimiz yangına artık gücümüz yetmiyor. Yani pesler, tavizler, kabuller… Egemen güçlerin Müslüman topluluklara ancak kendilerine bağlı olmak kaydı ile özgürlükler tanıdığı bir garip devir yaşıyoruz. Sokaklarda gördüğümüz manzaradan alafranga kafalar yıllardır uğraşa uğraşa meydana getirdiler. Dün ve bugün kafir İsrail zehirli gaz bombaları ile saldırarak onlarla Müslüman , “Rabbim Allah, dinim İslam” dedikleri için şehit ettiler. Dökülen şehit kanları Allah’ın lütuf keremiyle cennet misali gülistana çevrilecektir. Şairin : Aşık karalı mısın, candan yaralı mısın? Dediği hama. Bunları bir ibtila olarak görebiliriz belki. Zorluk derecesi de sonucu da birlikte artan bir ibtila. Abdullah Cahit Zarifoğlu , bizleri tefekkür yolculuğuna çıkardığı bu eseriyle gidiş biletlerizi ekseriyetle vermiş ancak dönüş biletlerimizden söz dahi etmemiştir ki, kalbimizle, zihnimizle, ruhumuzla kitapta anlatılanlarda kaldık, hoş çıkmak istediğimiz de söylenemez zaten. Hayat boş bir rüyaymış Geçen ibadetler özürlü Eski günahlar dipdiri seçkin bir kimse değilim ismimin baş harflerinde kimliğim bağışlanmamı dilerim. Şiiriyle de çok duyarlı ve bir o kadar da mütevazi A.Cahit Zarifoğlu’nun deneme yazısını noktalıyoruz. “Bir değirmendir bu dünya , öğütür bir gün bizi.” Cahit Zarifoğlu
İnceleme
Bir Değirmendir Bu DünyaCahit Zarifoğlu · Beyan Yayınları · 202110,5bin okunma
·
56 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.