Ziya Gökalp bu eserinde Türkçülüğü iki ana çerçevede incelemiştir, Türkçülüğün mahiyeti ve Türkçülüğün programı.
Türkçülüğün mahiyeti kısmında; Türkçülüğün tarihi, Türkçülük nedir, Türkçülük ve Turancılık gibi konulara değinir. Türkçülüğün programı kısmında ise biraz daha Türk milletini anlamaya yönelik sosyolojik tespitlerine yer verir: yazı dili ve konuşma dili, lisanî Türkçülüğün umdeleri, milli vezin, Türklerde estetik zevk, Türklerde ahlak...
Gökalp bu eserinde nedir bu Türkçülük sorusuna cevap vermeden önce Türkçülüğün tarihine bizleri sürüklüyor. En önce Avrupa’daki bir Türk hayranlığından bahsediyor Gökalp. Onların bizim estetik zevkimizi, Türkiye’de yapılan yün dokumalar, halılar, kilimler gibi daha birçok şeye duyulan hayranlıktan bahsediyor. Sonrasında ise Batı’da yapılan Türkoloji çalışmalarına değiniyor. Orhun yazıtlarının bulunması gibi olaylar Türkoloji sahasındaki ilk ve en önemli gelişmeler olarak görülüyor.
Bütün bu gelişmeler nazarında Türk münevverlerinin kendi geçmişleri hakkında olan bilgi ve hayranlıkları artıyor.
Bu dönemlerde dikkat çeken isimlerden biri Ahmet Vefik Paşa’dır. Dârülfünunlarda Hikmet-i Tarih profesörü olan Vefik Paşa Şecere-i Türkî’yi Şark Türkçesinden İstanbul Türkçesine tercüme etmiştir. Sadece ilmi olarak değil estetik olarak da Türk ürünlerini kullandı.
O dönemde askerî mekteplerin nazırlığında bulunan Süleyman Paşa’da Türkçülüğü askerî mekteplere sokmaya çalışıyordu. “Avrupa tarihindeki Hunların, Çin tarihindeki Hiung-nular olduğunu ve bunların Türklerin ilk dedeleri bulunduğunu ve Oğuz Han’ın Hiung-nu Devleti’nin müessisi (kurucusu) (Mete) olması lâzım geldiğini bize ilk defa öğreten Süleyman Paşa’dır” ibaresini kullanıyor ve Süleyman Paşa’nın Türklük açısından önemini bize bu örneklerle gösteriyor Gökalp.
“Görülüyor ki, Türkçülüğün ilk babaları Ahmed Vefik Paşa ile Süleyman Paşa’dır.”
Daha sonraki bölümlerde Türkçülük nedir sorusuna: “Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir.” gibi gayet açık ve net bir şekilde bizlere Türkçülüğün ne demek olduğunu açıklıyor.
Gökalp “Türkçülük nedir?” adlı kısımda Türkçülüğü anlamak için önce millet dediğimiz tanımın ne olduğunu ve neleri kapsadığını anlamamızın lazım olduğunu söyler ve millet tanımını altı düşünce çerçevesinde inceleyerek cevap veriri.
Birincisi ırkîdir. Bu esası doğru kabul edenlere göre millet ırk demektir. Fakat Gökalp buna karşıdır. Ona göre ırk atta aranır insanda değil. “Irkın, bu suretle, içtimaî hasletlerde (sosyal özelliklerle) hiçbir münasebeti kalmayınca, içtimaî seciyelerin mecmûu (toplamı) olan milliyetle de hiçbir münasebeti kalmaması lazım gelir. O halde milleti başka bir sahada aramak iktizâ eder (gerekir).”
İkincisi Kavmî Türkçülerdir “kavim” aynı anadan aynı babadan türemiş; içine hiç yabancı karışmamış kandaş zümre demektir. Böyle düşünüldüğünde günümüze kadar gelen Türklerin saf bir kavim olması imkansızdır. Aynı zamanda Gökalp’e göre kültür aktarımı kalıtımla olmaz bu yüzden önemi de yoktur. “Harsın intikal (aktarma) vasıtası terbiye olduğu için, kandaşlıkla hiçbir alâkası yoktur.”
Üçüncüsü Coğrafi Türkçülerdir; bu düşünceye göre millet aynı ülkede oturan halkların toplamı demektir. “Onlara göre bir İran milleti, bir İsviçre milleti, bir Belçika milleti, bir Britanya milleti vardır. Halbuki İran’da Farisî, Kürt ve Türk’ten ibaret olma üç millet; İsviçre de Alman, Fransız, İtalyan’dan ibaret olmak üzere yine üç millet; Belçika’da aslen Fransız olan Valonalarla aslen Cermen olan Flamanlar mevuttur; Büyüt Birtanya adalarında ise Angolo-Sakson, İskoçyalı, Galli, İrlandalı nâmlarıyla dört millet vardır. Bu muhtelif cemiyetlerin lisanları ve harsları birbirlerinden ayrı olduğu için, heyet-i mecmualarına (hepsine birden) millet adı vermek doğru değildir.” diyerek bu milliyet anlayışını da reddeder.
Dört Osmanlıcılara göre millet anlayışıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan bütün vatandaşları kapsar. “Halbuki bir imparatorluğun bütün tebaasını (vatandaşlarını) bir tek millet telakki etmek (kabul etmek) büyük bir hatadan ibaretti. Çünkü bu halitanın (karışımın) içinde müstakil (bağımsız) harslara mâlik (sahip) müteaddit (birçok) milletler vardı.” diyerek bu millet anlayışını da reddeder.
Beş İslam birliğini destekleyenlere göre millet. Bu anlayışta bir ümmetçilik vardır. Fakat millet dediğimiz oluşumda ortak bir kültür vardır. Bu millet anlayışında ise böyle bir şey söz konusu değildir.
Altı fertçilere göre millet. Bir insanın kendisini bir millete tıpkı üye olur gibi mensup etmesidir. “Milliyetini cehaletle tanıyamamışken sonradan taharri (araştırma) ve tahkik (soruşturma) vasıtasıyla keşfedebilir. Fakat bir fırkaya (partiye) girer gibi sırf iradesiyle şu yahut bu millete intisap edemez (bağlanamaz).” diyerek bu millet anlayışını da reddediyor ve kendi cevabını veriyor: “Millet ne ırkî, ne kavmî, ne coğrafî, ne siyasî, ne de iradî bir zümre değildir. Millet lisanca, dince, ahlâkça ve bediiyatça (güzel sanatlarca) müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan (oluşan) bir zümredir. Türk köylüsü onu ‘Dili dilime uyan, dini dinime uyan’ diyerek tarif eder. Filhakika (gerçekten), bir adam kanca müşterek bulunduğu insanlardan ziyade, dilde ve dinde müşterek bulunduğu insanlarla beraber yaşamak ister.”
Gökalp, yapmış olduğu bu millet tanımından sonra Türkçülük ve Turancılığa değiniyor. “Dili dilime” ifadesine dikkatinizi çekerek Gökalp’in Turancılık adı altında tüm Türkleri bir çatı altında toplamadan önce dilce ve kültürce birbirlerine yakın olan Oğuz Türklerini bir araya toplayarak bir Oğuz birliği kurmayı ele alır. “Bugün harsça (kültürce) birleşmesi kolay olan Türkler, bilhassa Oğuz Türkleri, yani Türkmenlerdir. Bilhassa Türkiye Türkleri gibi, Azerbaycan, İran ve Harezm ülkelerinin Türkmenleri de Oğuz uruğuna (nesline) mensupturlar.”
“Harezm, İran, Azerbaycan, Türkiye ülkeleri Türk etnografyası itibarıyla aynı uruğun (neslin) yurtlarıdır. Bu dört ülkenin mecmûuna (toplamına) Oğuzistan (Oğuz ili) adını verebiliriz. Türkçülüğün yakın hedefi, bu büyük kıt’ada yalnız tek bir harsın hâkim olmasıdır.”11(41) diyerek önce bir Oğuz birliği sonrasında bir Turancılık adımlarının atılmasının gerekliliğinden bahseder. Ama onun için her şeyden önce Türkiyecilik vardır. Ne Turancılık ne de Oğuzculuk, bunlara kalkışmadan önce elimizde bulunan Türkiye sınırları içinde faaliyet göstermeliyiz.
Kitabın kalan kısmında yine Ziya Gökalp’in türlü türlü konular hakkında sosyolojik tespitlerini görebiliriz.