Ağrısını çekmek yetmiyormuş gibi dünya işlerinden ben kaçıyorum, dünya işleri beni kovalıyor diye düşündü. Tesisatçıyı alıp eve götürdü mecburen. Şükran ayak bileklerine kadar buz gibi suyun içinde, bezlere emdirdiği suyu kovaya sıkıyordu. Soğuktan elleri kıpkırmızı kesilmiş, elbisesinin etekleri sırılsıklam. Gene de gıkı çıkmıyordu. Kendi dünyasının işleyişine hâkimdi, ne yapacağını biliyordu. Şükran onun gibi okyanusta kaybolmuş bir şamandıra değil. Tesisatçı işe koyulurken içinde utançla karışık bir sevgi belirdi, nadiren yaşadığı bir duygu. Sevgiden çok anlayış aslında. Şükran'ın dünya ağrısı hakkında düşünecek zamanı olmadığını bir kere daha gördü. Hayatın onun çevirmediği çarkını, ona rağmen canla başla çevirmekle uğraşıyor.
Bu yüzden paçalarını sıvayıp yardıma giriştiğinde karısının bakışlarındaki şaşkınlık ve minnet içini acıttı. Tesisatçı işini bitirdikten sonra o da gidecekti ama yapamadı. “Bir çay koy da içelim,” dedi. Şükran'la birlikte çay içti. Gözlerini dikip aşk olmayan bir sevgiyle karısına baktı, bakarken kavanozdaki cenin kımıldar gibi oldu, gözleri yaşardı.
Yine de yapamıyor, silkinemiyor, üstündeki bu yabancılık duygusunu eski bir gömlek gibi çıkarıp atamıyor. Yarın sabah yine başını alıp gitmek niyetiyle uyanacağını ve hiçbir yere gidemeyeceğini biliyor. Hayat tasavvurlarımız birbirine uymadı Şükran, uymaya uymaya böyle yıllar geçti, ne yaparsın? Senin hayatını da ben ziyan ettim. Bak saçların beyazladı, sırtın eğrildi, boş umutlarla yaşlandın sonunda, Bu sözler boğazına dizildi. Dizildiği yerden çıkabilse daha mı iyi olur daha mı kötü bilemiyor. Belki de söylese daha çok kırar Şükran'ı. Koca bir ömrün boşa geçtiğini duymayı kim kaldırabilir ki.