Yıllar yıllar önce okumuş olduğum bir kitap, Huzur Sokağı. Modernleşme sancısı çeken bir toplumun kendini arayış serüveni... Modern mi? Gelenek mi? ya da İnanç mı? Seküler bir yaşam mı? sorularına yazıldığı dönemin vizyonuyla kendince yorumlar getirmiş bir kitap demek de mümkün... Kitabın satış grafiği, okur oranı düşünüldüğünde muhafazakar ve geleneksel toplum inşasında kullanılmış zamanına göre etkili de olmuş denilebilecek bir çalışma... Fakat günümüz perspektifinden bakıldığında olay kurgusu dışında, savunduğu pek çok fikrin irdelenmesi gereken; geçerliliği ve gerçekliği halen tartışmaya açık.
Kitabı okuyan herkesin alıntılarında yer bulan bir cümle mesela;
"Kötü arkadaş, iyi insanı bile kötü eder. İyi arkadaş ise kötüyü bile iyi eder."
Neye veya kime göre; "iyi" ve "kötü"? İyi ve kötü dediğimiz şeylerin toplumsal onaya bağlı olduğu düşünüldüğünde; haksızlık karşısında susan dindar mı iyidir ya da haksızlık karşısında insanlık onurunu çiğnetmeyen bir ateist mi? Kişiyi iyi yapan inancı mıdır ya da karşılaştığı durumda gösterdiği/gösterebildiği hal/tavır ve davranışlar mıdır? Düşeni tekmeleyen örseleyen, tecrit eden bunu yaparken Allah'ın adını dilinden düşürmeyen Müslüman mı ya da düşeni, örseleneni, tecrit edileni insan deyip tutup kaldıran ateist mi iyi'dir? -"Ya da"- larla süslenmiş daha pek çok şey de sorulabilir, iyi ve kötüyü aramak için gezintiye çıktığımız felsefe ormanında.
Yazar "iyi=müslüman" demeye çalışmıştır aslında, fakat günümüz toplumu yazarın bu önermesini nasıl anlamakta, anlamlandırabilmektedir? Bu ve benzeri önermelerde zaman içerisinde ortaya çıkan çelişkilerin failleri, bu önermeleri ortaya atanlar mıdır yoksa?
Yukarıda verdiğimiz bu ve buna benzer cümlelerin kitaptaki çokluğu romanın günümüz açısından objektif olarak değerlendirilmesini, kitabın yazılış amacının yeniden irdelenmesini zorunlu kılıyor sanki...
Yazarın bu cümlesinde "kötü arkadaştan" kastettiği, dinini yaşamayan İslami geleneklere uymayan kimselerdir; okuyanlar bilir. O halde insanı iyi ve kötü kılan tavır, davranış ve tutumdan uzak, her şeyden steril bir inancının olması mıdır; yine "ya da" inancının arkasına saklanıp istediğini yapıp etmesi, kendince verdiği bir takım kararlara dayanarak her şeyi kendine mubah kılması mıdır?
Keşke Şenler, kitabında bu iyi ve kötü felsefesini yaparken inancın amelle (Eylem, tavır, davranış, tutum) olan ilişkisinin, şekille olan ilişkisinden daha önemli olduğunu farklı örnekler üzerinden anlatabilseydi...
Kitapta cevabına ulaşamadığım bu soruyu yazarın kendisine sormayı çok isterdim fakat bu mümkün görünmüyor, kitabı okuyan özümseyen, içselleştiren okurlar da cevaplayabilirler tabii...