Kitabın giriş bölümünde anlatıcı “O adamın üç fotoğrafını gördüm” diye başlıyor. Üç fotoğraf bu adamın hayatındaki üç dönemini anlatıyor. Birincisi çocukluk. İkincisi gençlik. Üçüncüsü ise yaşlılık dönemidir.
İlki çocukluk dönemi fotoğrafı “Aslında bu çocuğun sırıtan yüzüne baktıkça anlaşılmaz, rahatsız edici bir huzursuzluk büyüyordu içimde, çocuk aslında gülmüyordu yüzünde gülümseyişin zerresi yoktu.”
Anlatıcı fotoğrafa bakınca ürktüğünü gerçek bir gülümseyiş olmadığını da dile getiriyor. Üstelik bir çocuktan korkmak pek mümkün gözükmezken.
“Kırışık Çocuk” diyesim geliyordu bu şekle. O zamana kadar böylesine garip bir çocuk görmemiştim. Anlatıcı, çocuğun diğer çocuklara benzemediğini öyle ki diğer çocuklara nazaran çok garip olduğunu dile getiriyor. Kırışık çocuk tabiri ise “Maymundu. Maymunun tebessümüydü bu. Yüzünde yalnızca çirkin kırışıklıklar oluşmuştu.” bu cümlesinden çıkarabiliyoruz. Bu bir gülümseme değildi sadece zoraki bir tepkiydi ve yüzü bu yüzden kırışıklık halini alıyordu. Gerçek değildi. Sahte bir gülümsemenin can sıkıcılığıydı.
İkinci fotoğraf değişime uğramış bir yüzü gösteriyordu.
“Bu seferki iyi bir gülümseme kırışıklıkları olan bir maymunun gülümsemesi değildi ama oldukça başarılı bir gülümsemeydi. Yine de bir insanın gülümsemesinden farklıydı. Bir şey eksikti. Kanın ağırlığı mı desem hayatın acısı mı desem bilemiyorum. Özsüz gibiydi bir kuşun değil bir kanadın hafifliği gibi. Gülümseyen boş beyaz bir sayfa gibi. Yani tepeden tırnağa sahte hissettiriyor insana.”
İkinci fotoğraf Yozo'nun gençliğini temsil ediyordu. Daha profesyonel bir gülümseye geçmişti ama ne yaparsa yapsın sahteliği, eksikliği belli oluyordu. Hayat onu pişirmişti. Acı insana olgunluk getirir o olgunluğa erişmişti. Gülümseyen boş bir sayfa gibiydi çünkü ruhu olmayan bir gülümsemeydi. Hisler bir renge sahipti. Ama onun gülümsemesi hiç boyanmamıştı. Renk yoktu, çizilmemiş boş bir kâğıttan ibaretti. Gülümsemenin bir özü yoktu çünkü amaç sadece gülümsemekti. Neye gülümsediğinin neden gülümsediğinin bir önemi yoktu. Sadece o an gülümsemesi gerekiyordu. “Gerekmek” zoraki bir şeyi yapmak için çok iyi bir sebepti.
Son fotoğraf ise yaşlılık dönemine ait en rahatsız edici fotoğraftı.
“Ölüp giden birinin yüzünde dahi bir tür ifade olur bir tür iz olur. Ama bu resimdeki, bir beygirin kafası bir insan bedenine dikilse ortaya çıkacak bir ifadeye benziyordu.”
Sentorlar Yunan mitolojisinde kısmen insan ve kısmen at görünümlü yaratıklardır. Genellikle kaba ve kötü yaratıklar olarak bilinirler. Sentor efsanesi at sırtında savaşa giden savaşçılardan gelmektedir. Sentorun sureti görenlere çok farklı ve ürkütücü gelmektedir. İnkalar'ın, Pizarro ve adamları 1533'te at üstünde geldiklerinde yanılmış olmaları muhtemeldir. Çünkü inandıkları at ve insan birleşimi canlının gerçek olduğu fikri onları o sırada çok korkutmuştur. Anlatıcı tam tersi bir atın kafasının insan bedeniyle birleşimine benzetiyor ve İnkalar’ın, Pizarro ve adamlarının korktuğu gibi korkuyor. Cümlede “gerçek olduğu düşüncesi bile onları korkuttuğu yazıyor." Anlatıcı da gerçek olmadığını biliyor fakat ihtimal dahilinde bile korktuğunu söylüyor. Sentorlar savaşçılıkla bağdaştırılmıştır demek oluyor ki anlatıca da yaşlı adamı öyle görüyor. Ürkütücü ama bir o kadar güçlü.
Ölmüş bir insanın yüzünde bile bir ifade varken onun bu kadar ifadesiz kalması hayatta olduğu durumdan memnun olmayışındandır. Hayattaki konumumuz yüzümüze yansır. Tepkisizlik mevcuttur. Artık bir şeylerin değişmesinin mümkün olmayışını temsil etmektedir.
İlk hatırat, bölümünde soytarılığının nasıl ortaya çıktığını anlatmaktadır.
“Bu benim insanlara son yakınlaşma çabamdı. İnsanların beni dibine kadar dehşete düşürmesine rağmen onlardan ne yaparsam yapayım kopamıyor gibiydim. Böylelikle "soytarımla" birlikte insanlarla bir noktada bağ kurmayı başardım.
Toplumdan korkmasına rağmen onlarla bir bağ kurmaya çalışması, kendisini insanlardan soyutlamaması yalnızlık korkusundan dolayıdır. Soytarılık kimliği onun ruh halini saklamak için bir kılıftır. Bir maske gibi hem kendisini saklıyor hem de insanlar arasında görünür olmak istiyor. Dışlanamamak için son çare olarak soytarılığa başvuruyor.
“Görünürde her zaman gülümsüyor olsam da içeride çaresiz bir mücadeleyle debeleniyordum, bir ipte yürüyordum, ter içindeydim onları eğlendirdikçe felaket ihtimali her an yaklaşıyordu.”
Yozo gülümsemesinin ardında yatan çaresizliği ve çıkmazı anlatıyor. Kendisini insanları eğlendirmeye mecbur hissediyor.
“Ailem tarafından azarlandığımda asla karşılık vermezdim, bir kez bile. En küçük azarlama bana kulağı kulakları sağır eden bir gök gürültüsü gibi gelirdi ve beni o kadar büyük bir güçle yere sererdi ki çıldıracak gibi olurdum.”
Ailesinin otoriter tutumu Yozo'u, olumsuz etkilemiştir. Ailesinin olumsuz hareketleri karakterimizi daha çocukluktan başlayan psikolojik derin yaralar oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bu yaklaşımlar çocukta özgüven eksikliğine yol açmış içine kapanık hale getirmiştir. Karşılık vermemesi hem küçük bedeni hem de bastırılmış duyguları yüzündendir.
“Okulda saygı duyulmak üzereydim. Saygı duyulma düşüncesi beni fazlasıyla korkutuyordu. Bana göre saygı görmek her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten biri beni görene, yüzümü bir avuç toz haline getirip beni ölümden beter bir utanca mahkûm edene kadar herkesi mükemmele yakın bir hileyle kandırmak anlamına geliyordu.”
Karakterimiz öz saygısını yitirmiştir. Kendisini değersiz, yetersiz ve sevilmeye layık olmayan birisi olarak görüyor.
“İnsanlardan yardım istemek mi? Gülünç bir fikirdi bu. Babama, anneme, bir polise, hatta hükümete başvurmuş olsam bile kendi bildiğini okumak da mahir bu insanlar sadece bir hikâye uydurup meselenin üstünü kapatmaz mıydı?”
Yozo insanların ona yardım edemeyeceğini öyle ki en büyük mertebelere müraacat etse bile çare etmeyeceğini, insanların onun ne düşündüğünü değil kendi bildiklerinden şaşmayacaklarını bu yüzden onu anlamayacaklarından dem vuruyor.
İkinci Hatırat bölümü,
“Benim için kadınlar erkeklerden yüz kat daha anlaması zor insanlar. Ailemde kadın nüfusu daha çok. Akrabalarım arasına kadınlar çoğunlukta ve hizmetkarlardan sınırlarımı ihlal edenlerin arasında kadınlar da var. Çocukluğumdan beri kızlarla oynayarak büyüdüm ve söylemenin abartılı olacağını düşünmüyorum. Buna rağmen kadınlarlayken ince bir buzun üstüne yürür gibi hissediyorum. Bana neredeyse tamamen anlaşılmaz görünmüşlerdir. Karanlıkta yürür gibiydim zaman zaman kazara kaplanın kuyruğuna bastım ve bunun sonucunda korkunç bir yaralanma yaşadım. Erkeklerden yediğim dayakların aksine bu yaralar görünmüyordu. Bir tür iç kanama gibi içeriden ve akla gelebilecek en tatsız şekilde zarar verdiler bana. Bu tür yaralar uzun süre kaybolmadı ve iyileşmesi zordu.”
Yapılan araştırmalar sonucu elde edilen verilere göre, birden fazla, birbirinden farklı fiziksel ve duygusal farklılıklar taşıyan anne türevleriyle büyüyen erkek çocuklarının ruhsal gelişimlerinde gel-gitler ve bağlanma sorunları yaşandığını anlatan Keçe, CİSED'in yaptığı bir araştırmaya göre de eşini aldattığını itiraf eden 500 erkeğin yüzde 70'inin çocukluklarında birden fazla ve birbirinden farklı kadınlar yani anne türevleri tarafından büyütüldüklerini gösterdiğini bildirdi.
Anne kokusu, ilgisi, sevgisi, şefkati, davranış ve tutumları, çocuk yetiştirme şekli ve ideali, disiplin anlayışı gibi hemen hemen her şey farklılık gösterebileceğinden, tam da güven ve bağlanma duygularının ve yakın ilişki davranım temelinin atıldığı yetişme döneminde çocuğun aklının karışmasına yol açabiliyor. Bu durum da çocuğun bilinçdışı süreçlerinde bağlanma ve güven sarsıntısı yaşamasına neden olabiliyor.
Yozo bu tutum içinde hayatını sürdürüyor. Birçok kadın içinde büyüyor birçok kadın ile birlikte oluyor. Geyşalar ile günlerini geçiriyor. Bağlanma duygusu bu yüzden gelişmiyor. Dediği gibi kadınları anlamıyor çünkü sağlıklı bir ilişki kuramıyor. Kadınlardan korkuyor ama yara almaktan çekinmiyor. Bu evrede anne çocuk ilişkisinin önemine vurgu yapılıyor.
Üçüncü Hatırat bölümü,
- “Eh umarım çapkınlık günlerin geçmişte kalmıştır. Bilirsin ya daha fazlasını toplum kabul etmez.”
Toplum dediği tam olarak neydi? İnsanın çoğulu mu? Toplum denen şey tam olarak nerede bulunuyordu? Tüm hayatımı toplumdan korkarak onun güçlü, ürkütücü ve korkutucu bir şey olarak hayal ederek yaşamıştım… Ancak o zamandan itibaren bu yarı felsefi inancı, Toplum dedikleri bireyden ibaret değil midir? fikrini sürdürdüm. Böylelikle toplum denen şeyin bireyden öte olmadığını düşünmeye başladım eskiden olduğundan biraz daha rahat bir şekilde kendi irademle hareket edebilmeye başladım.
Yozo'yu toplum kavramı çocukluğundan beri etkisi altına almıştır. Bu yüzden hayatını toplumun kurallarına uygun şekilde yaşamanın etkisi altında hissetmiştir. Takındığı tutum ve davranışlar onu suçluluk duygusuyla karşılaştırmıştır. Bireysellik kavramını hayatına dahil edince toplumun sesini de kısmıştır. Korkuları geçmese de aza indirgemiştir. "Yoşiko’yla nikahsız birliktelik yaşıyorduk." bu sözünden de yola çıkarsak toplumun nikahsız bir birlikteliğe izin vermediğini ve kahranımızın bunun farkında olmasına rağmen bu birlikteliği sürdürdüğünü anlayabiliyoruz.
". Ben hala, ölmeyi bile becerememiş utanmaz, aptal bir hayaletten, 'yaşayan bir cesetten' başka bir şey değildim."
Yozo hayatı boyunda varoluşsal sancılar çekmiştir. Hayatı boyunca kendisine yer bulamamıştır. Toplum içinde kendini soyutlamamak için soytarılığa başvurmuştur. Gülümsemesinin arkasındaki hüznü hep maskelemiştir. Mutluluk taklidi yapmıştır fakat kimse bunu sorgulamıştır. Etrafında ona yardım edecek tavsiye edecek bir kişi bile yoktur. Bu yüzden büyük bir kalabalık içinde yalnız kalmıştır. Onu kadere mahkum etmişlerdir. İntiharına sebebiyet vermişlerdir.
Gündelik hayatımızda Yozo gibi insanlarla karşılaşmamız çok muhtemeldir. "İyiyim" diyen kaç kişi mutlu aslında? Kim içinde bir savaş veriyor? Kaç kişi aslında yaşarken öldü? Aslında söylemek istediği bu muydu? İçimizde yaşadıklarımızı gün yüzüne ne kadar çıkarmadıysak o kadar maskelendik aslında. Toplum ne istiyor değil, birey ne istiyor?
“Bu zamana kadar yaşadığım soğuk bir cehennemi andıran sözde insan dünyasında tek gerçek şey bu. Her şey geçip gidiyor.” Osamu Dazaiİnsanlığımı Yitirirken