Karanlığa, Lenu ve Lila’nın küçücük halleriyle evcilik oynadıkları aydınlık avluya değil de, oyuncak bebeklerini attıkları, sonra korkup giremedikleri o derin karanlığa . Lila yıllar önce karanlığa bıraktığı bez bebeğin adını kızına verirken onun da tıpkı bez bebek gibi kaybolacağını, karanlıkta kalacağını bilemezdi kuşkusuz. Kendi içindeki karanlığın, yıkıcı inatçılığının kızının bedenine akacağını, onu eritip yok edeceğini de bilemezdi. Kim biliyor ki, yaptıklarımızın ya da yapmadıklarımızın ne getireceğini, daha beteri ne götüreceğini, Lila bilsin.
Bitmek bilmez bir suçluluk hissi olan anneliğe, baskıcı bir toplumun içinde kadın olmaya; sahip oldukları toplumsal ayrıcalığa sıkı sıkı sarılırken kadınları nefessiz bırakan erkekliğe; bir ülkenin, bir mahallenin insanı olmaya, aidiyetin biçimlerine; yozlaşmaya; aşka, sağlıksız bir toplumda sağlıklı bir gelişim göstermesi mümkün olmayan, kirli sokaklarda oynarken üstünü temiz tutmayı beceremeyen, ama kapıyı her açışımızda karşımızda gülümseyerek beliren o duyguya dair ne çok şey söyledi bu kitap bana. Kalbimi kırdı, ruhumu öfkeyle doldurdu belki ama sırtımı da sıvazladı. Lila ve Lenu’nun arkadaşlığı gibi, hem yıktı hem yaptı.
Kımı zaman kendimi bir pembe dizinin içinde hissettiğim oldu yalan yok. Ama Ferrante kelimelerinin ilmeğini hiç çıkarmadı bileğimden. İyi ki okudum.
Çevirdiği kitaplara kızları gibi davranan, sohbetini hiç esirgemeyen sevgili Eren Yücesan Cendey e çok teşekkür ederim.