“En sessiz sözler fırtınayı getirenlerdir. Güvercinin ayağıyla gelen düşünceler dünyaya yön verir." - Thus Spoke Zarathustra
Başlarda beni sıkacağını düşündüğüm bu kitap sonrasında fazlasıyla sardı. Devrim konusu aslında hiç devrim bile olmayan ve sadece devrim düşüncesiyle yanıp tutuşan bie avuç madencu hakkındaki bu hikayede o kadar iyi işlenmiş ki, bizzat Fransız İhtilali'ni konu alan İki Şehrin Hikâyesi'inden daha devrimci bir yapıt. Okurken aklıma en sık gelen düşüncelerden biri buydu. Bu kitabı okurken hissettiklerimi, asıl o kitapta hissetmiş olmam lazımdı ama bana bu hisleri geçiren asıl bu kitaptı işte. En büyük başarısı da budur.
Uzun gelişen olaylar ve devam eden hikâye, zamanla körelen hisler, sefalet ve artan sessizlik ile geçen her sayfada bir fırtınanın habercisi gibiydi. Daha önce hiç bir kitabı okuma esnasında devamında bir fırtına kopacağını bu denli aktif olarak sezmemiştim. Elbette hikâyenin böyle devam edeceğini görmemek icin aptal olmak gerekir. Fakat demek istediğim birkaç satır betimlemeden ibaret olan bir paragrafın bile bana elle tutulur ve artan bir huzursuzluk hissi vermesiydi. Sonuçta yazı, ses ve görüntüden daha az hislere hitap eden bir medya türü. Diğer ikisi gibi ani ve kolay bir şekilde etkileyememesi doğal. Beni şaşırtan bu kitabın bu etkiyi bu kadar kolayca sadece bir kağıt üzerinden, gayet basitçe yapmasıydı. Hak verirsiniz ki her roman böyle olmayabiliyor.
Hikaye öyle bir birikim, tabiri caizse öyle bir "buile-up" yapıyor ki, sonunda o fırtına ilk koptuğunda o katarsisi kağıt üzerinden hissedebiliyorsunuz. Kendimi bir ara elinde tastan kalkanı, tahta kılıcı ve duvarda osmanlı bayrağıyla Diriliş Ertuğrul izlerken kendini kaptıran dayılar gibi hissettim. Bir devrimle alakalı bir romanda bence en önemlisi de bu build-up ve katarsis anını yakalamaktır, tarih dersi vermek değil.
Malum katarsisi yaşatan da karakterlerimizin görülmemiş bir sefalet içinde emekleri sömürülerek yaşamalarından gelmekte. Biraz yavaş ilerleyen bu romanda bu sefalet öyle boyutlara geliyor ve öyle uzun sürüyor ki artık siz yaşamış kadar oluyorsunuz. Sefaletin ve yaşanan haksızlıkların, halkın yaşantısı ve tepkisinin bir kısmı bir yere kadar bizim ülkenin halini de andırdığından kendiniz yaşamış kadar oluyorsunuz bu uzun soluklu sefaleti. Bu açıdan romanın bu durumu en realist ve en iyi şekilde aktarmasının romanı üst düzeye taşıyan kismı olduğunu düşünüyorum.
Rus romanında da karakterler sefalet içindedir ama burada bu sefalet ve artarak biriken tepki öyle güzel işleniyor ki karakterlerin çektiği sefaletin sonunda bir anlamı oluyor ya da olması isteniyor. Malum, sefil hayatlar yazmak pek de marifet değil. Hele ki kendi öyle bir hayat yaşamamışken fakir hayatını övüp güzelleyerek vicdan mastürbasyonu ve sefaleti romantize etmekten öteye gitmeyen kitaplar da var - burada kesinlikle İnsan Ne İle Yaşar'dan bahsetmiyorum (!). Bü yüzden bu sefaletin bir anlamının olması da güzel ve bu da haklı yarınlar için isyan etmekten geçiyor.
Aslında bu kitap bir devrimi işlemiyor, bir devrim fikrinin tohumunu ekiyor. İçlerinde kabaran öfkeyle hayat bulan ve yeraltındaki madenden bir gün çıkacak olan işçiler gibi filizini verecek bir tohum ekiyor ve bu filizlenme döneminin haberini vererek bitiyor. Bana kalırsa devrime giden yolu okumak, bizzat yapılan bir devrimi okumaktan daha etkileyiciydi. Bu yüzden de kitabın adı "Germinal" yani tohum, filiz demek. Araştırdığıma göre, Fransız İhtilali'nden sonra Gregoryen takvimini devrimciler pek saltanatçı bulmuşlar. Malum ihtilalde monarşik yönetime ve kiliseye ayar çekilmişti, bu yüzden Gregoryen takvimi de kilise ve krallığın bir uzantısı, yıllardır yaptıklarını hatırlatan bir şey olarak görmüşler. Bu yüzden doğal yaşamı ve botanik bahçeleri ilham kaynağı olarak görerek bu yeni devrim ve dönem için ona uygun bir takvim yapmışlar. Bu yeni takvimde 7. ay, yani temmuz, germinal ayı yani tohum ve filizlenme ayı. Kitap da karakterlerdeki devrimci ateşin gerçek manada harlandığı ve vücut bulduğu son kısmında, maden kasabasını filizlenen devrimi ile Nisan ayında bırakıyoruz. Germinal ayı gerçekten tarihsel olarak da önemli çünkü bu ayda 2 ayrı devrimci grup idam edilmiş. Yani tarihsel olarak da oldukça anlamlı, ve dramatik bir ay. Kitapta da devrimci madencilerin 2 kez katlini izliyoruz: ilki askerler tarafından kurşuna dizildiklerinde, ikincisi de göçükte boğulduklarında. Bu açıdan Germinal hem ismiyle hem de insanları, yaşam heveslerini ve umutlarını da birer birer yutan kara ağızlı canavar madeniyle oldukça sembolik bir yapıt.
Ayrıca burası daha da ağır bir spoiler olabilir o yüzden dikkat.
Etienne ve Catherine göçükte son raddeye kadar sulardan kaçıp en son boğazlarına kadar gelen suda sönen kask lambası ışığıyla zifiri karanlıkta kaldıklarında hayatımda hiç ürpermediğim kadar ürperdim. En son böyle bir ürperti hissettiğimde küçükken Titanik'i ilk kez izliyordum, aynı boğulma ve ürperti karışımı hissi orada hissetmiştim. Herhangi korku hikayesinden daha korkunç bir roman, hem de bunu çok rahatlıkla başarıyor. Ve türü korku bile değil. Bu da gerçek hayatın ve olayların ya da gerçek olabilecek olayların herhangi bir paranormalden daha korkunç olduğunu doğruluyor benim gözümde.