Kitapla ilgili edebi eleştiriler bir yana, günümüz dünyasının en önemli tartışma konularından olan amaç, anlam ve tutku üçlemesinin bu kadar güçlü bir şekilde 1909 yılında yayınlanmış bir kitapta yer aldığını görmek, bu konular üzerine okuyan, yazan, eğitimler veren bir akademisyen olarak benim için oldukça şaşırtıcı oldu. Bu üçü kimileri için bazen farklı anlamlara gelse de kimileri için bazen tek bir anlama gelebiliyor. Bu anlam kitabın kahramanı #MartinEden için “aşk”.
Kendisinden çok daha üst tabakadan birisi olan Ruth’a duyduğu aşkın Martin için bir tutku haline gelmesi, bu aşka hayati bir anlam yüklemesi ve bu aşkın bir yaşam amacına evrilerek azim ve kararlılık içerisinde verdiği mücadele sonucu onu olduğu kişiden çok daha farklı bir kişiye dönüştürmesinin hikayesi “Martin Eden”. Kitabın en çarpıcı bölümü muhtemelen son bölüm olarak 46. bölüm. Bu bölüm bu üçlünün; anlam amaç ve tutku yitirildiğinde ortaya çıkabilecek vahim sonucu o kadar çarpıcı bir şekilde anlatıyor ki …
Bu ifadelerimden bu romanın salt bir aşk romanı olduğu hissi uyanmasın.
Martin Eden’in otobiyografik doğası, bir taraftan J.London’ın kendi yaşamından ciddi kesitler sunarken diğer taraftan onun kendini keşfetme ve kişisel şeytanlarıyla yüzleşme yoluyla büyük bir edebi eser yaratma çabasını da ortaya koyuyor. J.London’ın, Martin’e kendi gençliğinin hatalarını yaşatarak Martin’in hayat yolunu, kendi hatalarının yol haritası yaptığı bile söylenebilir. Kitapta geçen yerler gerçekten de London’un yaşadığı ve çok iyi bildiği muhitler. Hatta biraz araştırınca kitapta geçen Ruth’un da Mabel Applegarth adında yine gerçek bir kişi olduğunu öğrendim.
Ancak önemli bir uyarı yapmakta fayda görüyorum. Muhteşem hikâye örgüsünün yanı sıra edebi bir ziyafet de sunan bu kitabın lezzetine ancak düzenli kitap okuma alışkanlığına sahipseniz varabileceğiniz kanaatindeyim. Aksi halde kitabın örgüsünü, konusunu, mesajını anlamakta güçlük çekebilirsiniz.