Tamam. Bir çok romanında olduğu gibi “Yırtıcı Kuşlar Zamanı” da sürükleyici kurgusuyla sizi içine çekiyor ve size insan doğasına yönelik karanlık, sorgulayıcı bir bakış sunuyor. Hatta genel içeriği itibarıyla polisiye ve gerilim türüne derinlik katan, aynı zamanda toplumsal ve psikolojik unsurları başarılı bir şekilde harmanlayan etkileyici bir eser olarak da değerlendirilebilir. Ancak eleştirel bir bakış açısıyla ele aldığımda zaman zaman klişelere saplanması ve yavaş tempolu anlatımıyla ilgimi sürekli yüksek tutmakta zaman zaman zorlandım. Diğer taraftan Ahmet Ümit, romanlarında genellikle sürpriz sonları sevse de bu romanda olay örgüsü yer yer tahmin edilebilir bir düzeydeydi. Bu durum, romanın heyecan unsurunu zaman zaman zayıflattı ve polisiye roman okumayı seven birisi olarak benim için sıradanlaştı.
Ahmet Ümit’in en güçlü yönlerinden biri olan karakter inşası da, bu romanda sanki çok da etkileyici değildi. Ana karakterlerin yer yer yüzeysel kalması, yan karakterlerin duygusal dünyalarının yeterince derinleştirilememesi beni biraz şaşırttı. Bu durum, karakterlerle empati kurma işini zorlaştırdı.
Son olarak bir eleştirim de mekan tasvirleri ile ilgili. Ahmet Ümit’in romanlarını farklılaştıran, o romanlara zenginlik katan temel unsurlardan birisi olan İstanbul tasvirleri bence bu romanda ya gereğinden fazla uzatılmış ya da olay örgüsünü zaman zaman gölgede bırakmış.
Sonuç olarak Yırtıcı Kuşlar Zamanı, derinlik ve özgünlük arayan okuyucular için biraz beklentilerin dışında değerlendirilse de benim gibi Ahmet Ümit’in önceki romanlarından keyif alanlar için yine de tatmin edici bir roman.
Polisiye severler için özellikle bu alana yeni yeni ilgi duyanlar için okunması gereken bir eser.
Kitapla ilgili edebi eleştiriler bir yana, günümüz dünyasının en önemli tartışma konularından olan amaç, anlam ve tutku üçlemesinin bu kadar güçlü bir şekilde 1909 yılında yayınlanmış bir kitapta yer aldığını görmek, bu konular üzerine okuyan, yazan, eğitimler veren bir akademisyen olarak benim için oldukça şaşırtıcı oldu. Bu üçü kimileri için bazen farklı anlamlara gelse de kimileri için bazen tek bir anlama gelebiliyor. Bu anlam kitabın kahramanı #MartinEden için “aşk”.
Kendisinden çok daha üst tabakadan birisi olan Ruth’a duyduğu aşkın Martin için bir tutku haline gelmesi, bu aşka hayati bir anlam yüklemesi ve bu aşkın bir yaşam amacına evrilerek azim ve kararlılık içerisinde verdiği mücadele sonucu onu olduğu kişiden çok daha farklı bir kişiye dönüştürmesinin hikayesi “Martin Eden”. Kitabın en çarpıcı bölümü muhtemelen son bölüm olarak 46. bölüm. Bu bölüm bu üçlünün; anlam amaç ve tutku yitirildiğinde ortaya çıkabilecek vahim sonucu o kadar çarpıcı bir şekilde anlatıyor ki …
Bu ifadelerimden bu romanın salt bir aşk romanı olduğu hissi uyanmasın.
Martin Eden’in otobiyografik doğası, bir taraftan J.London’ın kendi yaşamından ciddi kesitler sunarken diğer taraftan onun kendini keşfetme ve kişisel şeytanlarıyla yüzleşme yoluyla büyük bir edebi eser yaratma çabasını da ortaya koyuyor. J.London’ın, Martin’e kendi gençliğinin hatalarını yaşatarak Martin’in hayat yolunu, kendi hatalarının yol haritası yaptığı bile söylenebilir. Kitapta geçen yerler gerçekten de London’un yaşadığı ve çok iyi bildiği muhitler. Hatta biraz araştırınca kitapta geçen Ruth’un da Mabel Applegarth adında yine gerçek bir kişi olduğunu öğrendim.
Ancak önemli bir uyarı yapmakta fayda görüyorum. Muhteşem hikâye örgüsünün yanı sıra edebi bir ziyafet de sunan bu kitabın lezzetine ancak düzenli