Kitapta yazar Aziz Çalışkan (çalışkan değil), orta yaş krizindeki Harun ve 'başka türlü bir insan' olan Derya isimli üç karakterin hayatları anlatılıyor.
Konusu hoşuma gittiğinden kronolojik olarak yazılma sırasını kontrol etmeden almıştım bu kitabı ve çok öncesinde İbrahim’in Kaybettiğini Bulmasıdır ve Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı'nı okuduğum için beklentim hayli yüksekti. Her ne kadar yazarın diğer kitaplarındaki hava, o kendine özgü tarzı bu kitapta da alınsa da; maalesef yazarın anlatımını oturtmadan önce (kendi kalemini oturtma yolunda iken) yazdığı bir kitap olduğu için diğerleri kadar tatmin edici bir okuma deneyimi sunmuyor.
Anlatım olarak diğer iki kitaptan çok daha basit ve sıradan; içerik olarak da diğer ikisi kadar komplike ve yoruma açık değil. Kötü bir kitap demiyorum kesinlikle, sadece beklentimin biraz altında kaldı, yazarın gelişimini görmek isteyenler için acemilik eseri olarak incelenebilir.
Yazarın kendi hayatından oldukça fazla öge barındırdığını düşünüyorum. Yaratıcılığı ketlenmiş bir yazarın karamsar günleri, birkaç meşhur kitabı çıktıktan sonra kendisinden beklentinin artması, fakat yazamaması, bir türlü içindeki zehri akıtamaması, bir türlü olayları kurgulayamaması, kurgudaki eksikleri kapatamaması, uydurduğu her olayın bayağı olması, satırların hep tatsız tuzsuz olması; ve kaçınılmaz olarak "ben aslında sandığım gibi büyük bir yazar değilmişim" temalı sahtekarlık sendromu ve umutsuzluk. Her türlü yaratıcı süreçten geçen insanların yaşadığı süreçlerdir sanıyorum. Örneğin birkaç zaman önce Annie Ernaux "Keşke Nobel ödülünü ben kazanmasaydım, bu artık eskisi gibi yazmamı engelliyor" demişti. Kesinlikle burada kendi deneyimlerini aktardığını düşünüyorum yazarın.
Tek sevdiğim karakter Derya oldu; "başka türlü biriyim, başka türlü hissediyorum ben" diyebilecek kadar olgunlaşmış, fakat hala genç, ne türlü olduğunu bilemeyecek kadar toy. Madem içime bunların adını koyacak beceri konulmadı, madem benim bunları içimden atma/dünyaya açıklama becerim yok; neden bana böylesine yoğun hissetme gücü verildi? Sorguluyor, düşünüyor Derya; ama en çok da eyleme geçiyor Derya. Onu sevme nedenim de bu oldu. Cevapların peşinden koşturmaya çalışıyor. Kendisinin yüz yıl da yaşasa gerçekleştiremeyeceğini düşündüğü hayalleri için bile bir şekilde çabalıyor. Peşinden gidiyor, harekete geçiyor.
Diğer iki karakter hayatlarında neredeyse hiçbir şeyin sorumluluğunu almayan insanlar.
Yazar olan karakter Aziz mesela, çözümlenememiş kavgalarını görüyor hayatta; fark ediyor. Hayatta yaptığı hataları da fark ediyor, kibirden ve kendini ışıklara kaptırmaktan; görmediğini etrafını yıllarca, fark ediyor. Bu süreci okumak çok keyifliydi. Ama Aziz fark etse de, sorumluluğunu almıyor birtakım şeylerin. Aa evet ben orda yanlış yaptım, diyor. O kadar. Şimdi biliyorum, şimdi anladım ya, diyor o kadar. Geriye dönük yapıcı bir eylemi olmuyor.
50'li yaşlarda ilk kez kendilik bilinci kazanmış olan Harun karakteri, o yaşa kadar tabiri caizse bir iradesi olduğunun farkında değilmiş, kitap okuma alışkanlığı ediniyor orta yaşındayken ve bunun üzerine yalnızlığının farkına varıyor. Torunu torbayı geride bırakıp çocukluk arkadaşlarını aramaya İstanbul'a taşınıyor. Utanmadan çocuklarım kötü insanlar, adam olma şansları vardı ama olmadılar, torunları da kendilerine benzettiler gibi cümleler kuruyor. Hayatları boyunca kaç kez bir ebeveyn olarak onlara karşı sosyal-duygusal görevini yaptın desen, hiç. Yok efendim ben karımı sevmezdim hiç, zaten karım huysuz biri, bilmem ne... Çocuk yapan sen değil miydin diye sorarlar adama. Etkisiz eleman olmak ve pasiflik ölümcül şeyler olsaydı, Harun ilk ölecek insan olurdu. (Sonu da bu bakımdan oldukça ironik.)
Konu bakımından eklemek istediğim bir eleştiri de; karakterlerin ortak bir olaya tam olarak bağlanamaması. Derya ve Aziz tamam diyelim (tam diyemiyorum ona da), ama Harun? Sanki bu hayatlar birbirini teğet geçiyor sadece, burda kurgulama açısından eksik buldum, tatmin etmiyor tam olarak. İlk romanlardan biri olmasına bağlıyorum bu kısmı da.
Bitirdikten sonra Derya acaba gerçekten var mı diye düşünmekten kendimi alamadım. Evet anlatılmak istenen zaten bu, ve evet zaten Derya'lar hep aramızda ve içimizde varlar. Ama gerçekten Güray Süngü'nün başından bir Derya geçti mi? Geçmedi ama geçebilir olduğu için mi yazdı? Veya geçmesini ister miydi? Geçse o da Aziz gibi mi hissederdi, Aziz gibi mi hissetti? Bunları merak etmek çok hoş bir keyif bence.
Genel olarak kötü yazılmış bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Karakterleri sevmemek zaten kitapların değerini düşürmez. Yaratıcılık, sanat, yazmak, hissetmek, yaşamak, fark etmek kavramları çok gerçekçi ve güzel anlatılmıştı; bu konulara bu şekilde değinmesi yaratıcılığının azalmış dönemlerini yaşayan, "yazamayan" okuyucuları evinde hissettirmiştir. Kurgusunun, dilinin tam oturmamış olmasını belirtmekle birlikte; yazarı gelecek romanlarına hazırlaması bakımından da değerli bir eser bana göre. Yalnızca diğerleri ile eşit beklentiyle okunmamalı.