“Belki de hiçbir şeyde hakikat yoktu, hakikatin kendisinde bile; hakikat diye bir şey yoktu.” sf.476
Martın Eden seninle tanıştığım için çok mutluyum , “insan” bu kadar güzel anlatılır mı diye soruyorum Jack London’a, bir yazar olmak için Martin gibi aç kalmak, sabahlara kadar yazmak ve tabiiki okumak, okumak, okumak gerekliydi sen kendine inandın, başaracağına inanıyordun. Yazarımız Jack London’un hayatından izlerlerle Martinle tanıştım otobiyografik bir eser…Tutku, inanç ve bilgi Martin’i belli bir noktaya getirdi. Hiç kimse ona inanmadı, düzene uyum sağlamasını istediler, kendileri gibi köle olmasını istediler, ya sosyalistlerin ya da cumhuriyetçilerin kölesi olmasını istediler. Saygınlığın, itibarın parada olduğuna inandılar oysa ne kadar boştular.
Herbert Spencer ve Friedrich Nietzsche’den çok etkilendi ve eserlerini bu düşünceler ışığında yazdı onun için tek gerçek hakikat ve bireycilikti.
Eserin konusunu gelince, Köle bir ailenin çocuğu olan Martin denizciydi, tesadüf bir akşam kavgadan kurtardığı zengin gencin evinde kitaplarla ve hayatının aşkı Ruth ile tanıştı. Onların yaşantısına hayran kaldı ve kendini yetersiz hissetti. Onlar gibi olmak için gece gündüz kitap okudu ve yazma tutkusu böyle başladı. Hikayeleri , makaleleri geri çevrildi beş parasız kaldı, kıyafetini rehin bıraktı günlerce yemek yemedi ama o vazgeçmedi inandı okudu ve yazdı. Okudukça insanların gerçek yüzleriyle ve bilgisizliğiyle tanıştı. Ruth ondan utandı ve ayrıldı, ailesini onu küçümsedi, yüzünü bakmadı. Martin:
“Bir sürü kitap okudu ama içindeki huzursuzluk azalmak yerine daha da büyüdü.” sf.55
hep huzursuzdu, doğruyu biliyordu ama anlatamıyordu. Sonunu siz değerli okurlara bırakıyorum.
…
Alıntı:
…”Hayatı boyunca sevgi açlığı çekmişti. Sevgiye hasretti.”
…
…”Hep kendi başının çaresine bakmış bir kızın gözleri yumuşak ve kibar olmaz”
…
…”İçini acıtan şeyde zaten buydu; yaşamak."