Onu fark etmemiştim; biri göstermese, muhtemelen görsem de tanıyamazdım. Bir harabeye dönüşmüştü, ama muhteşemdi; hatta bir harabe bile değil, fırtınada bir kaya kadar romantik ve güzel bir varlıktı. Istırap dalgaları, acı çekmenin yarattığı öfke ve giderek yaklaşan kurnaz ölüm tarafından kamçılanan, bir kaya gibi ufalanan çehresi, öteden beri hayran olduğum üslubunu ve eğrilerini korumuştu; fazlasıyla aşınmış olduğu halde çalışma odamızı süslemesinden mutluluk duyduğumuz güzel antik büstler gibi haraptı. Ne var ki, geçmiştekinden daha eski bir döneme aitmiş gibi görünüyordu; çünkü bir zamanlar daha parlak olan yüzeyi matlaşıp pürüzlenmekle kalmamış, eski incelik ve neşe ifadesinin yerini hastalığın yol açtığı iradedışı bilinçdışı bir ölümle mücadele, direnme ve yaşama zorluğu ifadesi almıştı. Bütün esnekliğini kaybetmiş olan damarlar dükün eskiden ışıl ışıl olan çehresine heykelsi bir sertlik kazandırmıştı. Dük hiç farkında olmadığı halde, ensesinin, yanaklarının, alnının bazı açılardan görünümü, içindeki varlığın her dakikaya dört elle sarılmak zorundaymışçasına, trajik bir fırtınada sarsıldığı izlenimini uyandırıyordu; bu arada, biraz seyrelmiş olan o muhteşem beyaz saçları, çehresinin kuşatılmış çıkıntısını köpükleriyle dövüyordu. Tıpkı o âna kadar başka bir renkte olan kayalarda sadece her şeyi silip süpürecek olan fırtına yaklaşırken görülen o garip, kendine has yanılsamalar gibi, dükün sert, yıpranmış yanaklarının kurşuni grisinin, kabarık saçlarının beyaza yakın, köpüklü grisinin, zar zor görülebilen gözlerden hâlâ sızan cılız ışığın gerçekdışı değil, aksine fazlasıyla gerçek, ama olağanüstü tonlar olduklarını, yaşlılığın, yaklaşan ölümün ürkütücü ve kâhince gölgeleri içinde, taklit edilemez aydınlığın paletinden alınmış olduklarını anladım.