Gönderi

Özet: Yarım Yamalak
Puan vermedi·224 syf.··
2024 44. kitabı
Jean Baudrillard’ın okuduğum ikinci kitabı olsa gerek Simülakrlar ve Simüslasyon. Baudrillard’ın anlaşılması güç olduğu konusunda hemen hemen herkes hem fikirdir. Peki benim gibi alan bir dışı biri Baudrillard’ı anlamak için gereken çabayı sarf etmeli midir? Çünkü açık olan durum şudur: Baudrillard’ı anlamak için okuma eylemi sırasında oldukça yavaş ve hassas davranmak gerekiyor, ayrıca bunun yanında bolca başka eserler de okumak gerekmektedir. Bu taşın altına elimi sokar mıyım emin değilim; lakin bu taş kaldırılabildiğinde çok güzel şeyler açılacakmış gibi hissederim. Bu sadece ilkel basit bir his ve Baudrillard’ın konuları anlatırken ortaya koyduğu bazı modellerden/örneklerden etkilenmem sonucunda böyle bir yargıya vardığımı düşünüyorum. Genel olarak çokta tercih etmesem de bu kitabı okuduktan sonra biraz bakınmak istedim. Açıklayıcı manipülasyona yol açmadan bu eserin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak bir kaynak var mıdır diye. Bu bağlamda çok kısa bir sürede Oğuz Adanır’a denk geldim. Elimizdeki kitabın da mütercimi kendisi olmasından dolayı ulaşılabilecek en doğru kişiyi bulmuş sayarım kendimi. Çünkü her ne kadar işini en doğru şekilde yapmaya çalışsa da bu meslekten biri mecburen son okuyucuya kendi Baudrillard’ından ya da kendi müellifinden bir şeyler satar. Ayrıca kendisinin Baudrillard kitaplarını profesyonel bir iş olarak çevirmenin yanında kendisine bir muhabbet de beslediğini görüyorum. Bu durumda da kişi sevdiğinin anlaşılmasını ister teziyle daha da ilgiyle takip edeceğim dediklerini. Oğuz Adanır’ın Youtube’da bulunan yaklaşık 3 saatlik ders serisinden notları buraya yazmış olacağım. Açıkçası zihin yorucu bir faaliyet olmasından dolayı ve kronolojininin kaybolmasından dolayı Baudrillard’ı okuyup kendimden olan fikirleri buraya nasıl aktarabilirim emin değilim. Dolayısıyla burada yazacağım şeyler Baudrillard’ın --> Çeviri eserinin --> Oğuz Adanır tarafından tefsir edilmesi olacak. Ve bu yazılanlar benim dimağımdan süzülerek geçirileceği için aslına olan sadakatinde sorunlar olabilir. Lakin kendi başıma çıkacağım yolda Oğuz Adanır’ın tabiri ile “yarım yamalak” bir iş çıkaracaktım. Bunu yapmak yerine “yarım yamalak”tan biraz daha güzel bir şey ortaya koymaya çalışacağım. Oğuz Adanır’ın Simülarklar ve Simülasyonlar üzerine sohbetleri: Ders 1 youtube.com/watch?v=EfXqLIC... Ders 2 youtube.com/watch?v=mXj6L5H... Ders 3 youtube.com/watch?v=33_rEA9... Baudrillard gerçeklik kavramını kullandığında somut olan şeylerden bahsetmez. Onun yerine metafiziksel ya da düşünsel şeylerden bahseder. Örneğin Körfez Savaşı yoktur dediğinde ifade ettiği şey şudur: Yalan haberler ile medya ile ortaya konan şey gerçek değildir. Yoksa savaşın somut durumuna dair değildir bu. Borges’in yazdığı bir hikaye ile başlar Baudrillard. Zamanında bir ülkede coğrafyacılar haritalar çizerler. Bu ülke dağılır gider ve geriye sadece haritalar kalır. Artık anlaşılan durum şudur. Harita gerçeğin yerini alan bir imge ve gözlemdir. Borges’ten daha ileri götürerek Baudrillard bu imge ve gözlemlerin harita gibi somut şeylerden ziyade hayatın içinde sosyolojik ve metafiziksel bir düzleme ilerler. Simülakr: gerçek gibi görünmeye çalışan simülasyondur. Peki, gerçeklik nedir? 70’li yıllarda 80’li yıllarda televizyon ortaya çıkmıştır, her yerde gerçeğin yerini almaya çalışan imgeler ve gösterimler vardır. Baudrillard ise şöyle bir çıkarım da bulunuyor. Biz gerçekleri bırakarak gerçeği bu imgeler üzerinden tanımaya çalışıyoruz. Bu noktada bir gerçeklik ilkesi tanımlaması yapılmasına ihtiyaç duyuyor Baudrillard. Bu bakış açısı ise aslında subjektif değerlerin imgeler etrafında oluşturduğu üretimdir. Örneğin komünist ve kapitalistlerin gerçeklik ilkesinde şöyle bir durum vardır. Kendi zihinsel sürecinden dolayı kişiler duygusal durumlarından dolayı seçim yaparlar ve buna uygun davranırlar. En basitinden gündelik yaşamı dahi etkileyen bir vaziyeti vardır. Bu kapsamda kimseler gittikleri sinemada, tiyatro dahi bir bariyer oluştururlar. Bu durum iki zıt oluşturarak bir gerçeklik ilkesini ortaya sabit kılar.Bu iki kesimin münakaşı sonucunda da bazen bir grubun gerçeklik ilkesi yıkılır. Baudrillard’a göre gerçeklik ve illüzyon bir arada bulunurlar; ancak bu ikisi birden ortadan kalktığında simülasyon evresine geçilir. Konunun daha rahat anlaşılması için verilen örneklerden biri. Sinir hastalıklarından birini çok iyi bilen birisi psikoanalisti kandırmak için hastalığın kendisinde simülakrını oluşturması. Bu durumda hasta psikoanalisti de kandırabilmektedir. Belki kendisini dahi kandıracak durumu gelebilir kişi. Diğer örneklerden biri, askerden kaçmak için delilik numarası yapan biri vardır. Bu kişi deli değildir ama bütün delilik göstergelerini göstermiştir. Tıp açısından ise delilik göstergelerini tamamen gösteren kişi delidir. Burada bir ayrım yapılması söz konusu değildir. Ama Baudrillard burada farklı bir tanımlama getiriyor. Deliliğin bütün göstergelerine sahip olan ama deli olmayan şeye simülark denir. Hatta bu bir taklit değildir; onun ötesinde bir şeydir. İmgelerin basamaklara bölünmesi: Gerçek imge’den simülasyona I.Orjinalin kopyasıdır. Resimler buna güzel bir örnektir. Gerçeğin bire bir aynısı ama gerçeğin kendisi değildir. Bu kopya orjinalin simülakrıdır. II. Replikaların çoklu üretimi. Mona Lisa resminin çok sayıda üretilemesi buna bir örnektir. Orjinal ve kopyalar-simülakrlar vardır. III.Gerçekliğin yıkılması ve simülasyon evreni içinde yaşanması (gündelik hayatın her alanında yaşanabilen bir durumdan bahsetmektedir.) Çok zengin insanlar için 10 tane elbise üretilmiştir. Aynı modelden yapılmış, aynı 10 tane elbise vardır; 10 farklı kişide. Baudrillard bu durumu gözlemlediğinde diyor ki; orjinal ortadan kaybolmuştur. Artık her şey simülakr olmuştur bu basamakta. Bu simülakrlara olan ilişki insanın görüşüyle değil; dokunuşuyla gerçekleşmektedir; dokunsallık üzerinden ilerlemektedir (bilgisayar ya da binary-dijital sistem hayatımıza tam anlamıyla aslında daha sonra girecektir). Bu ilişki ikili bir sistem ile hayatımızda bulunur. Evet-hayır mekanizması üzerinden hayatın modellendiğini savunur. Seçimlere dair her şey evet-hayır’a cevap verme modeli olarak değerlendiriliyor Baudrillard için. Bu model hayatın genetik kodundan yaşamın tamamına kadar bir simülasyon evrenine dönüşmüştür. Bu dönüşüm model olarak Marx’ın üretim teorisi üzerine yerleştirir. Bu noktada sessiz yığınlar oluşur; üretimden ziyade tüketime dayalı bir toplum oluşmuştur. Artık tarih insanı üretim üzerinden değil; tüketim üzerinden tanımlamaktadır. Bu gelişmeler sonucunda kapitalizm’in özünde bir değişiklik olmamaka birlikte şekilsel bir değişiklik oluşmuştur. Bu aşama sonrasında da gerçeklik ilkesi kaybedilerek yeni bir çağa geçilmiştir. Bu imgeye özgü ayrıca dört aşamavardır. Bu düşüncelerin Baudrillard tarafından dile getirilmesinde radikal belirsizlik vardır. Bu açıklamalar öyledir ki; daha kolay anlaşılır ve açıklanabilir hale getirilmesi mümkün değildir. -1.derin bir gerçekliğin yansıması olarak imge -2.derin bir gerçekliği değiştiren ve gizleyen imge -3.derin bir gerçekliğin yokluğunu gizleyen imge -4.gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilişkisi olmayan yani kendi kendinin saf simülakrı olarak imge Birinci durumda olumlu bir nitelik vardır ve burada imge bir ayin görevi üstlenmiştir! İkonoseverler ve ikonokırıcılardan da bahsettiği bu bölümde durumun şöyle algılanıyor olması gerekebilir. İmge bir ayin yapılmasına yönelik derin bir gerçeklik koyuyor ortaya. İkinci durumda ikonokırıcılar’a göre Tanrı’nın imgesi yapılamaz. Bu ikonalara gerek olmadığını gösterir. İkonoseverler ise Tanrı’nın olmadığını bilirler (Baudrillard’a göre) ama ikonayı severler. Tanrı’yı yansıtmadığını bilmelerine rağmen onların tapmayı sevdikleri şey imge’nin kendisine tapmaktır. Dolayısıyla bu insanlar simülakr severler. Baudrillard için din ve politika (iktidar) saf simülakrlardır. Doğal olmayan simülakrlardan farklı olarak değerlendirilir Baudrillard için. Üçüncü durumda ise rönesans döneminde orijinal ve kopya diye bir durum yoktur. Son yüzyılımıza kadar kavramsal olarak orijinal ya da sahte diye bir durum yoktur. Çünkü seri üretimi yoktur hiç bir metanın. Bir ressamın zenginler için her farklı eseri simülakr değildir; bunlar birer orijinallerdir. Gerçeğin varlığının gizlenmesi ise tarihsel bir süreçtir. Gelişen plastik sanat, fotoğrafçılık ya da halüsinasyonlar ile bir kişinin eşyası yeniden zenginleştirerek illüzyona dönüştülür ve bu şekilde sunulur. Dolayısıyla iki boyutlu fotoğraf bu illüzyonun en önemli örneklerinden biridir. Sinema da ise bu üç boyutlu olarak gerçekleştirilir ve daha farklı bir illüzyon ortaya çıkar. İzleyici için durum şudur; imgenin üzerinden gerçeklik ile ilişki kurmaya çalışan biri vardır. Bu aşamada henüz gerçeklik tam olarak yıkılmamıştır. Çünkü kişiler gerçeklik ile bir ilişki kurma çalışmasına devam etmektedirler. Dördüncü aşama ise bir simülasyon evresine denk gelmektedir. Şeyin kendisinin orjinali yoktur. Mona Lisa’nın kartpostalına sahip olarak, gerçeğinin yerine simülakrını koyarız. Simülasyon aşamasında gerçek ve simülakr farkı kalmamıştır. Her şey artık bir model üzerinden ilerlemektedir. Modeller artık hayatın tamamını kaplamıştır. Artık orijinal bir unsur kalmamıştır. Aynı modele sahip aynı tüketiciyi hedef alarak yapılan benzer ürünler mevcuttur artık bu simülasyon evreninde. Örneğin, Lascaux mağarasının bilimsel çalışmalar amacıyla korunması için birebir aynısı replike edilmiştir. Artık Lascaux mağarasının simülakrı kurulmuştur.Ziyaretçiler Lascaux mağarasının imgesini ziyaret ettiklerinde gerçeğini ziyaret ettiklerini sanmışlardır. Buradaki eksiklik üretilen simülakrın orijinalinden belli farklılıkları olması değildir. Aksine eksikliği tam olarak aynı olmasındandır. Atıl duruma düşen bir fabrika da diyelim ki; 5000 kişi çalışıyor. Bu işçilerin atılması sonucunda hem kendileri hem de etrafındaki insanların nemalanacakları para ortadan kalkacaktır. Bu durumda ekonomide ciddi bir kalkınma sorunu yaşanacaktır. Bu meseleyi çözmek için bir hipergerçek bir durum ortaya çıkarılmıştır. Bu işçilere çölün ortasına beton dökmeleri talimatı verilir ve belli bir süre daha kendilerine maaş ödenmeye devam etmiştir. İşin kendisi artık iş simülakrına dönüşmüştür. Baudrillard’a göre gerçeklik kavramı modern Batı tarafından üretilmiştir ve dünyanın diğer kalanları için bu bir sorun teşkil etmemektedir. Dolayısıyla Birkan’ca söylemek gerekirse “kurtulmuş bölge”nin içindeyiz bu bağlamda. Etnologların Tasaday hakkında çalışmaya başlamasıyla, modern dünyadan gelen patojenler karşısında bu insanlar ölmeye başlamıştır. Dolayısıyla hükümet burada çalışılmasını yasaklamıştır. Nesne öznenin kendisiyle çalışmasına izin vermemiştir. Bu noktada artık bir Tasadaylı simülakrı oluşmuştur. Tasaday’lılar her ne kadar kendisine çalışılmasına izin vermeyerek bilimi durdurmuş olsalar da bilim Tasaday’lıların simülakrının üzerinden devam etmektedir. Amerika gerçekliğini yitirmiş bir toplumdur, kendisini bir simülakr içinde yaşamaya hapsetmiştir. Dolayısıyla Disneyland gibi yerlerin varlığı Amerika toplumunun bir simülakr evreninde yaşadığını gizlemeye çalışan ikincil ve üçüncül dereceden bir simülakrdır. Daha sonrasında bu görüşünü de şuna çevirmiştir. Amerika aslında Avrupa’nın bir simülakrıdır. Modernleşme sürecinde ise Amerika, Avrupa’yı geçmiştir. Dolayısıyla simülakr özneye, gerçek simülakra dönüşmüştür zamanla. Daha sonraki tespitinde ortaya çıkan durumda şu oluyor. Avrupa modernleşme sonrasında Amerika’nın simülakrıdır. Amerika’nın bu kitap özelindeki haline dönecek olursak gerçeklik simülakrlar üzerinden ilerlemektedir. En önemli örneklerden birisi ise Amerika’daki yaşam yerlerinin ya da toplumların dizi ve filmlerdeki hayatlara benzeştirmesidir kendilerini. Bir banka simülakrı karşısında sistemin cevabı ne olurdu sorusunu Baudrillard tarafından şu şekilde cevaplanıyor. Sistem kendi yokluğunun farkına varılmaması açısından bunu simülakr yerine gerçeklik olarak kabul ederek bu şekilde cezalandırmaya tabi tutar. Sistem bir şeyin simülakr olarak varlığını korumasına izin vermeyerek onu gerçekliğe döndürür. Baudrillard ayrıca Loud ailesinden de bahseder. Loud ailesi, Amerikan toplumunun en güzel örneklerden biridir sosyo-ekonomik durumları açısından. O dönemin tabiri ile tele-hakikat olarak adlandırılmıştır bu gösteri ve piyasaya gerçeklik olarak sunulmuştur. Yönetmen “biz orada yokmuşuz” gibi davrandılar ve biz bunu kaydettik diyor. Baudrillard ise bunun tam tersinin de doğru olduğunu ispatlamaya çalışıyor “aile kameralar oradaymışlar gibi davrandılar” da aynı şekilde doğrudur tezini savunuyor. Televizyon kameraları o eve girdikten sonra artık gerçek ortadan kaybolmuştur.Artık ortaya Baudrillard açısından gerçek üstü bir durum oluşmuştur. Bu hiper-gerçekliğin ise gerçek ile bağlantısı kesinlikle kurulamaz. Velhasıl bu televizyon programı sonrasında bu ailenin bir yıkıma uğradığı da öğrenilecektir. Öğreniliyor ki; adam karısını aldatıyormuş, çocuklardan biri eşçilmiş ve başka başka toplumun bilmediği şeyler mevcutmuş. Baudrillard bir kez daha işin özüne bakarak diyor ki; bu yapım ekibi tarafından oluşturulan gösteri her ne kadar gerçek olarak adlandırılsa da bu ancak bir hiper-gerçekliktir ve bu konu üzerinde de gerçeklikle bir ilişkisi yoktur. Bu hiper-gerçeklik ise gerçeğin daha süslü hale getirilmesini de içinde barındırır. İzleyici için burada önemli olan şey gerçeğin de ne olduğu değildir. Aslında önemli olan dememek lazım; istenen televizyon teknolojisinin sağladığı eğlence anlayışıdır izleyici için.Sonuç olarak, Baudrillard der ki: “Medya gerçeği, hiper-gerçeğe döndüren süreçtir”. Soğuk savaş sonrasında iki kutuplu dünya ortadan kaybolmuştur. Ortaya çıkan nükleer tehlikeyi ise Baudrillard ise simülakr ve simülasyon modeline düzleminde anlatmaya çalışmıştır. Nükleer silahlanmadan önce silah teknolojisinin şartları gereğince herkes birbirine kafa tutabiliyorlardı; ama nükleer silahlanma sonrasında kutuplaşma ile birlikte bir tehdit havası üretilerek dünya toplumu Doğu-Batı eksenli olarak ikiye bölünmüştür. Çünkü nükleer silahlanmanın sonucu sadece bir tehdit simülakrı oluşmuştur. Baudrillard’a göre bu nükleer silahlar peş peşe kullanılamayacaktır; çünkü sonuçları itibari ile dünyanın sonunu getirecek bir şeydir. Kimse böyle bir şeye cesaret edemeyeceği için bu tehdit aslında bir simülakrdır. Devletler ve toplumlarda bir yerden sonra bunun simülakr olup olmadığını anlamaktan bağımsız olarak bu kutuplaşmanın boyunduruğundan rızaları ile sıyrılmışlardır. Sinema bir düş ve mit üretme alanı idi. Tarihte de bu sırada bütün dünyayı sarsan “gerçek” savaşlar ortaya çıkmıştı. Sonrasında sinema içine tarih sokularak tarihi vakaların gerçeklik ile bağlantıları koparılmıştır. Batının ürettiği teknoloji ve bunla bağlantılı olan sistem insanları o kadar demorileze eden bir noktaydı ki; bu sistemi ortadan kaldırmak için kitleler faşizmin peşine takılarak sistemi yok etmeye çalıştılar. Bu nedenle de iki kez dünya savaşı ortaya çıktı; hatta bu savaşı başlatan insanların peşine gitti kitleler.Bu noktada sistem yüzünden gerçek ve rasyonel olan şeyler birbirine karışmış durumdadır. Kitleler bu duruma karşı koymak adına irrasyonel olan savaşlar ile durumu çözümlemeye çalışmıştır. Baudrillard’a göre bu aşamada gerçek anlamda tarih durmuştur, çünkü Baudrillard’a göre savaş gibi büyük şeyler dışında kalan şeyler tarih değildir. Gündelik hayatı anlatan şeyler tarihin içinde değildir Baudrillard’a göre. Bu duran tarihe karşı sinema ve televizyon ellerini taşın altına sokuyor ve tarihin simülakrını yansıtmaya başlıyorlar. Televizyon teknolojisi gerçekliğin kıyma makinasından geçirilmiş halini sunar. Dolayısıyla gerçekliği yansıtamaz, yaptığı şey pek çok fazla gerçeklik simülakrı oluşturarak bunları yansıtmaktır. Bu kapsamda Baudrillard, Holocaust belgesel dizisini tartışmanın ortasına koymuştur. Bu belgeselde Holocaust’un gerçek tanıklarının röportajlarına başvurulmuştur. Baudrillard’a göre televizyon teknolojisi bu yaşananları yansıtarak gerçeklik ile bağlantısını ortadan kaldırmıştır, bunun nedeni ise eserin yıllar sonra üretilerek yapıldığı için uygun bir nesle hitap etmemesidir. Ayrıca televizyonun genel anlamda eğlence üretme yeri olduğunu gerçekliği zihinlerin yanlış yönde algılamaya devam etmesine yol açmıştır. Her ne kadar Holocaust gerçek bir belgesel de olsa arasındaki reklamlar ya da peş peşe gelen eğlenceli içeriklerden sonrasında kişiler Holocaust’u da bir eğlence ürünü olarak tüketmişlerdir. Bir gerçek bir eğlence döngüsü içinde televizyon gerçeği kıymıştır. Chinatown, bir nükleer reaktör çalışanlarının belgeselidir ve en yüksek seviyede gerçeklik algısı oluşturulmaya çalışılmıştır. Bir filmde gerçek anlamda bir nükleer patlama kazası yapılamaz; bunun maddi kayıplarından dolayı. Bunun bilgisayar teknolojisi ile yapılması sonucunda da izleyicilerin bunun gerçek olmayacağını bilebilmelerinden dolayı gerçeklik ile olan ilişkiyi koparıcı bir hal oluşturur. Dolayısıyla bu belgeselde yapımcılar nükleer sızıntı olabileceğinin durumunu bir simülakr olarak yansıtmışlardır. Baudrillard’a göre bu nükleer sızıntının olma durumu da mümkün değildir bu dizi çerçevesinde kullanılan yerlerde. Bu belgeselin yayınlanmasından sonra Harrisburg’da bir nükleer sızıntısı olmuştur. Burada yaşanan her şey Chinatown belgeselinde gösterilen şeylerle birebir aynıdır. Dolayısıyla Baudrillard’ca ifade edecek olursak, simülakr gerçeğe dönüşmüştür. Vietnam savaşının nedeni, Amerika için savaş teknolojilerini deneme yapma isteğidir. Apocalypse now filmi ise Amerikan ordusunun cayrıcılık görevini üstlenmiştir. Bu film Filipinlerde çekilmiştir ve film kapsamında gerçek bombalar kullanılarak filmdeki “gerçeklik” arttırılmak istenmiştir. Bunu gören düşman ülkeler ya da kimseler bu silah teknolojisi karşısında zaten taarruz planlarından caymışlardır burada gördükleri güç karşısında. Dolayısıyla Vietnam savaşı da Amerika için başarılı sonuçlanmıştır. Çünkü Amerika savaş teknolojisini Vietnam’da deneyebilmiştir ve Apocalypse now filmi ile de arzuladıkları caydırıcılığı kazanmışlardır. Bu kısmı da sonlandırmak için şöyle ifade edilebilir. Apocalypse now filmi Vietnam savaşının simülakrı olmuştur ve Amerika’ya karşı sempati kazandırmıştır. Kapitalist toplum büyük alışveriş merkezlerinin etrafında banliyö şehirler oluşturmuştur. Gerçek anlamda olan eski kentlere bakıldığında bu banliyöler ancak kent simülakrları oluştururlar. Burada hipermarket ve hipermallar da tüketici seçim yapmak zorundadır. İkili bir sistem için anket ile harekete geçer tüketici. Şuna benzer bu durum aslında, bir ürün kişiye şunu sorar. Beni istiyor musun, istemiyor musun? Ürünler artık eski anlamlarını kaybetmiştir ve simülark oluşturmuştur. Sadece tüketicisi ile bir ikili seçim ilişkisi oluşturur. Ve bu hipermarket içindeki hal bir yaşam simülakrına dönüşür maalesef. Tüketicinin para olmayan kart denilen bir şey ile ödeme yapması ya da uydukentlerde yaşaması bu durumu fazlaca belirgin kılar. İletişim araçlarında için için kaynayan anlam başlığındaki makalesinde Baudrillard konvansiyonel ve dijital medyayı bir simülasyon evresi içinde incelemektedir. Buna bir örnek olarak şunu aktarabiliriz. Bir haber çeşitli medya araçlarında farklı şekillerde yansıyor ve tersi olarak geri geliyor. Bu evrede artık gerçeklikten ilkesinden kopmuş bir haber bulunmaktadır, simülasyon oluşturur.Bu evrenin yan etkisi olarak çok fazla haber üretilmesine rağmen anlamda azalma vardır. Bunun nasıl olduğuna dair varsayımlar üç adettir; 1.Ne kadar çok haber üretilirse üretilsin ya da doğru anlam aktarılmaya çalışılırsa çalışılsın bu simülasyon evresinde anlamın kaybolma ya da yıkılma hızını geçemez. 2.Haber anlam üretmez. Sadece bir araçtır ve dolayısıyla başkaları tarafından bir manipülasyon (3) aracı olarak kullanılır. Haberin anlamı değişmiştir bu noktada. İletişim kaynakları tarafından yapılan filtreleme ve yaklaşım haberi ve anlamı yok eder. Artık insanlar iletişim kurmuyorlar, bir iletişim oyunu oynuyorlar. Örneğin televizyon kanallarına katılan izleyiciler bir iletişim ve anlam oyunudur. Burada izleyiciler bir anlamın ve iletişimin parçası değildir; sadece bir oyun çevresinde öyle gibi gösterilir. Dolayısıyla bir iletişim simülakrı oluşturulur. Bunun içinde çok ciddi maddi manevi çaba gösterilmektedir. Ortaya çıkan durum şunu gösterir, simülasyonun varlığını devam ettirmek için çok kapsamlı bir çaba sarfedilmektedir. Ayrıca aynı haberlerin tekrar tekrar gösterilmesinin de nedeni anlamın yokluğunun farkına varılmasını engellemektir. Habeler binlerce kez tekrar ettirilerek, bir anlamın yokluğuna karşı tamponlama görevi yapılmaktadır. Sistem simülarkı ancak kendini iletişim kanalları aracılığıyla göstermektedir. Simülasyon evresinde de toplumsal ortadan kalkarak geriye kitleler kalıyor. Gerçekliğin olmadığı evrede toplumsal gibi gözüken şey de simülakrı oluşur. İletişim araçları toplumdan kitleye dönüşmesine yol açar. Bunun nedeni sayıca fazlalılığından dolayı olarak anlamı kaybetmesidir ve bir devinim de yaparak toplumu simülakrlara boğarak gerçekliğin kaybolmasına yol açar. Önemli olan nokta bu iletişim araçları simülakrlarının hiper gerçeklik oluşturduğunu farkedebilmektir. Anlamını ve manasını kaybetmiş bu simülakrlar dolayısıyla hipergerçeklik ile gerçeklik bağı tamamen koparmıştır. Bunun sonucu ya da nedeni olarak da kitlelerin eğlence istemelerinden dolayı artık mana ve haber yadsınmış durumdadır. Nihayetinde de haber artık bir eğlence unsuru üzerinden yansıtılmıştır. En önemli şey reklamdır; reklamın hiç bir önemi yoktur. Gerçeklik ilkesinin mevcut olduğu dönemde propaganda üreten söylevler toplumları etkileyebilmektedir. Aynı dönem içinde reklamlar ise toplumları mesajlarına ikna edebilmektedir; bir tüketime ikna edebilmektedir. Ama bu kitabın yazıldığı dönemde reklamlar ve propaganlar eski güçleri kaybetmişlerdir. Artık iç içe geçerek tek şeye dönüşmüşlerdir. Simülasyon evresinde ise toplumları dönüştürme etkilerini tamamen kaybederek bir alışkanlık sürecine dönüşmüşlerdir. Bu anlamsız söylevlerin mevcudiyeti sadece alışkanlıktan kaynaklanmaktadır. Clone story. Simülasyon evresinde yaşandığı için bilim insanları klon teknolojisini düşünmeye başlamışlardır. Bilimin bu çabasının gerçekleşmesi mümkün değildir. Aynısından çokça üretme çabasında olan bilim bir şekilde fiziksel benzerlikleri ya da tıpkılıkları sağlamasına rağmen mental durumu transfer edemeyeceği için başarısız olacaktır. Aslında klonlama da bir insan simülakrı oluşturma halidir. Hologram. Bir insanın üç boyutlu olarak imgesinin tekrar üretilmesidir. Bir insanın kendi simülakrının içinden geçebilmesi de Baudrillard örnekleri açısından en çarpıcı olanlardan biridir (ben). Crash/ Simülasyon ve Bilim Kurgu. 1.Gerçeklik evresinde insanlar bir ütopya oluşturabilirler ama burada yaşamanın mümkün olmadığını bilirler. 2.Bilim kurgu ile ilgili çabalar dünya hakkında kabul edilmesi anlaşılması kolay olmayan imgeler üretir. Hala bu dönemde gerçeklik ile ilgili bir bağlantı vardır. Aya Yolculuk, Jules Verne 3. Simülasyon evresinde ise artık bilim kurgu simülakrı oluşmuştur. Artık gerçeklik ile tamamen bağlantısı kopmuş bir durumdadır. Baudrillard burada tekrarlıyor; bunlar tam olarak birbirinden ciddi sınırlar ile ayrılmış fazlar değillerdir.Bunlar birbirine karışmış durumda olabilirler. Biz insanlık olarak gerçekliği kaybettiğimiz için bilim artık düşsel olarak mümkün olmayan imgeler üretmiştir. Dolayısıyla insanın zihninde tekrar canlanıp anlamlanabilecek bir imge kalmamıştır. Ne yazık ki (ben)! Ayrıca sinema ve televizyonda imgeler ile alakalı olarak mesafe bilinci ortadan kalkmıştır. Kişiler imgeleri durdurup kendi zihinlerinde yeniden tasarlayamamaktadırlar. Bu durumda da sürekli bir imgeye maruz kalınıyor ve artık gerçeklik ile arasındaki mesafe bozuluyor insanın. Gerçeklik yitirilince gerçeklik düşsel bir olgu haline gelmiştir ve bilim kurgu eserler için gerçeklik simülakrı oluşmuştur. Hayvanlar. Modernleşme hayvanları ikincil bir sınıf canlı haline getirerek onları yok saymıştır (bu makaledeki bakış açısına karşı olduğumu unutmadan). Baudrillard hayvanların evcilleştirilmesine, kurban edilmesine ya da cezalandırılmamasına karşı gelerek onların hayvan simülakrına dönüştürüldüğünü iddia etmektedir. Kalıntı, Sarmallaşan Ceset ve Değer’in Son Tangosu. Üniversiteler bir sistem simülakrı haline dönüşmüştür. Mayıs hareketleri kapsamında gözlemlenmiştir ki, üniversiteler akademisyenler, öğrenciler sistem adına bir sistem simülakrı oluşturmuşlardır. Ayrıca da bilimde gerçek anlamını kaybettiği için üniversiteler politik kaygılarla sadece diplomalar dağıtmaktadır öğrencilerine. Nihilizm üzerine. Nietzsche bir nihilist ise Baudrillard bir nihilist simülakrıdır. Çünkü birisi gerçeklik’e ait iken diğeri simülasyon evreni’ne aittir.
Sosyoloji
Simülakrlar ve SimülasyonJean Baudrillard · Doğu-Batı Yayınları · 20141,251 okunma
·
458 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.