Borchert ya da Beckmann'ın Nekrolojisi;
10/10
·120 syf.··
Beğendi
·
2024 10. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 08 Ağustos 2024 20:06
Kapıların Dışında, Alman yazar Wolfgang Borchert'in II. Dünya savaşı bittikten hemen sonra kaleme aldığı, tiyatro yazım tekniğine uyulmadan yazılmış ve "Hiçbir tiyatronun oynamak, hiçbir seyircinin görmek istemediği oyun" adıyla yayımlanan tiyatro(?) türünde ki ilk ve son eseridir. Kitabın konusu; II. Dünya Savaşı'ndan dönen Beckmann'ın, şehri enkaz halinde bulması ve tanıdığı insanlardan kendisine yardım istemesi, en azından yiyecek bir lokma ekmek arama telaşını okuyoruz. Kitap, sert Nazi eleştirisi söylemlerinden dolayı Nasyonal Sosyalist partisi üyelerince okunması yasaklanıyor, toplatılarak yakılıyor. Değerli yazar, şair ve çevirmenimiz Behçet Necatigil 1952 senesinde kitabı çevirmeye çalışıp Hasan Ali Yücel önderliğinde kurulan tercüme bürosuna bir nüshasını gönderiyor. Ancak kısa zaman sonra çevirinin kitaplaştırılmaması yönünde geri red mektubu alıyor. Sebebi ise kitabın basılmasına engel dine aykırı konuların olması ve çevirinin yeteri düzeyde iyi olmaması. Çünkü kitapta Beckmann kendini Allah Baba diye tanıtan bir ihtiyarla konuşuyor. Hatta Beckmann sitemvari bir şekilde şunları söylüyor; "Sen şu babalığını ne zaman gösterirsin, Allah Baba? Vınlayan bir bombanın, benim bir yaşındaki oğlumu, ufacık oğlumu parçalamasına göz yumdun, bu mu babalık? Onun öldürülmesine ses çıkarmadın, bu mu babalık? Ne dersin Allah Baba?" Sy 93 Bu cümle bana gaz odalarında diri diri yanan yahudilerin duvara yazdığı "Eğer bir Tanrı varsa, onu affetmem için bana yalvarmak zorunda." sözünü hatırlattı. Savaş psikolojisiyle insanın kendilerini kurtarmak için gelen bir kurtarıcıya ihtiyaç duymaları oldukça doğal bir durum, lakin görmezden geldikleri birşey var, tüm bu soykırımları yapan yine insanoğlu. O halde bu nihilist yaklaşım neden diye sormak isterdim. Neyse biz yine kitaba dönelim. Beckmann'ın sözü üzerine Allah Baba şu cevabı verir; "Bana artık kimse inanmıyor. Sade sen değil, hiç kimse. Artık kimsenin inanmadığı Allah'ım ben. Artık kimsenin aldırış etmediği. Sizler beni umursamıyorsunuz." Diyalogdan da anlaşıldığı gibi baş karakterimiz Beckmann ikinci dünya savaşında gördüklerinden o kadar çok etkilenmiştir ki dini inancını kaybetmiştir. İnsanın insana kıydığı bir dünyada Allah'ın insanlar üzerindeki amacını sorgulamaktadır. "Sen bize artık adeta yabancı geliyorsun, sen şim­di masal kitaplarında okuduğumuz Allah Baba'sın. Bize bugün bir yenisi gerek. Korkularımıza, sefaletimize uy­gun bir yenisi. Yepyeni bir Allah. Biz seni az mı aradık, Allah Baba, her yıkıntı da, mermilerin açtığı her çukurda, her gece. Can korkusuyla biz sana seslendik, Allah Baba! Bize yardım et diye haykırdık, ağladık, küfrettik! Sen ne­relerdeydin, Allah Baba? Bu akşam neredeydin? Bizden yüz mü çevirdin yoksa? Büsbütün, o güzel, eski kiliselerinin içine mi kapandın, Allah Baba? Feryatlarımız, par­çalanmış camların gerisinde kulaklarına ulaşmıyor mu, Allah Baba? Nerelerde kaldın?" Hiç kimse oturduğu yerden böyle sözler yazamaz. Bu haykırışlarının bir sebebi olmalı, bunlara sebep olan bir yaşanmışlıklar olmalı. İnternetten Wolfgang Borchert'in birkaç belgeselini izleyince, birkaç biyografisini okuyunca kitap daha bir anlam kazanıyor, kelimeler, kelimeler sessiz bir çığlığa dönüşüyor. Beckmann karakterinin ölümü eski bir dost gibi selamlaması buruk bir acı tat bırakıyor zihinde. Borchert henüz 17 yaşında iken edebiyata merak salıyor ve 17 yaşında Hamlet benzeri bir oyun yazıyor. Daha sonra 1939 yılında savaş patlak verince her ne kadar orduya katılmak istemese de zorla birliğe teslim ediliyor. Daha sonra sağ elinden yaralanıyor ve askerden çürük raporu almak için kendi kendisine zarar verdiği ortaya çıkınca tutuklanarak mahkemeye çıkartılıyor. Dostoyevski gibi ölüme mahkûm edildikten kısa bir süre sonra beraat kararı çıkıyor ve yeniden orduya gönderiliyor. Daha sonra arkadaşlarıyla yazışmaları ortaya çıkıyor ve vatan hainliğinden suçlanıp savaşın en tehlikeli kilit noktalarında yer alan birliklere teslim ediliyor. Bir nevi ön cephelere sürülerek ölmesi hedefleniyor. Ancak Borchert çok zorlu yaşam koşullarına ve katliam gibi çoklu infazlara daha fazla dayanamayıp önce difteriye, ardından sarılık ve tifoya yakalanıyor. 1943 yılında hastaneye kaldırılsa da kısa süre sonra iyileşemeden yeniden birliğe teslim oluyor. Şiddetli çatışmaların ardından 1945 baharında Fransız birliklerine teslim oluyor. Esirlerin taşınması sırasında kaçmayı başarıyor ve o hasta haliyle 10 günde 600 kilometrelik yolu yürüyerek Hamburg'a ulaşmayı başarıyor. Savaş bittikten sonra Kapıların Ardında isimli oyunuyla Fener, Gece ve Yıldızlar isimli şiir kitabını yayımlatıyor. Hastalığı ilerleyince İsviçre Basel'e tedavi için gönderilse de kısa zaman sonra hayata veda ediyor. Sahneleneceğine ihtimal bile vermeden yazdığı eseri Kapıların Ardında ölümünden bir gün sonra Hamburg'da sahneleniyor. Borchert'in neler yaşadığını, neler gördüğünü, hangi acılara katlandığını biz bilemeyiz. 26 yıllık kısacık ömrünün tam beş senesini savaşta geçirdiği için kayıp gençlik olarak anılan bir çağda yaşamanın acısını iliklerine kadar hissetmiş. Ben kitabı önce önsözü okuduktan sonra okudum, çok şaşırtıcı, hatta nasıl böyle bir kitabı basmaya cesaret edebilmişler diye sordum önce kendime. Çünkü hristiyan kiliseleri din konusunda çok hassas oldukları için Tanrı'ya karşı yapılan en ufak bir eleştirinin cezasını çok ağır bedellerle ödetiyor. Ortaçağ engizisyon mahkemeleri bunun en büyük örneği. Ancak kitabı okuduktan sonra Borchert'in hayatını ve yaşadıklarını okuyunca, Kapıların Ardında kitabında anlattığı Beckmann karakteri acı bir anlama bürünüyor. Savaşın nasıl da sadece fakirler ve gençler arasında yapıldığını, arka planda sizi savaşa gönderen yaşlılar ve zenginler için aslında ne kadar değersiz birer canlı varlıklar olduğunuzu hiç dolaylı anlatıma başvurmadan yüzünüze yüzünüze haykırıyor yazar. Bir nevi bizi savaşa sürdünüz, gelince evimizi barkımızı enkaza dönmüş bulduk ve şimdi hiç kimse bize yardım etmek istemiyor, bizi görmezlikten geliyorlar diyor. Aslında kitabın ne anlatmak istediği, bir nevi özeti şu diyalogda kendini belli ediyor; "Biz daha küçücüktük, harplere girdiler. Biz biraz büyüdük, bize harplerden söz açtılar. Coş­kundular. Onlar daima coşkundular. Biz daha da büyü­yünce onlar bizim için de bir harp düşündüler. Sonra da bizi bu harbe yolladılar. Onlar coşkundular. Daima coş­kundular. İçlerinden hiçbiri bize nereye gittiğimizi söyle­medi. Hiçbiri bize cehenneme gidiyorsunuz demedi. Ne gezer, hiçbiri. Onlar marşlar çaldılar, Langeİnarck Zafe­ri'ni kutladılar. Divan-ı harpler kurdular, istila planları hazırladılar. Kahramanlıklar için şarkılar, madalyalar yap­tılar. Böylesine coşkundular. Derken harp patladı. Bizi cepheye sürdüler. Bize hiçbir şey söylemediler. Yalnız, gö­relim sizi, dediler. Gösterin kendinizi, yiğitler! Onlar bize bu şekilde ihanet ettiler. Kalleşçe ihanet ettiler. Şimdi on­lar kapılarını kapamış, evlerinde oturuyorlar. Sayın müs­teşar, sayın direktör, sayın yargıç, sayın başhekim. Şimdi bizi harbe gönderenler sanki onlar değil. Hayır, hiçbiri. Şimdi onlar hepsi kapılarını kapamış, evlerinde oturu­yorlar. Onlar kapılarını sımsıkı kapadılar. Bizler kapıların dışında kaldık. Onlar kürsülerinden, koltuklarından doğ­ru parmaklarıyla bizi gösteriyorlar. Onlar bize bu şekilde ihanet ettiler. Kalleşçesine ihanet ettiler. Onlar şimdi öldürdüklerinin önünden hissiz geçip giderler, kollarını sal­Iayarak kayıtsız geçip giderler." Sy 109
Kapıların DışındaWolfgang Borchert · Can Yayınları · 20217,9bin okunma
··
465 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.