Bazı güzel tesadüfler de eşlik etmişti okurken. Bir cumartesi sabahı, kahvaltıdan sonra almışım çayımı, pencere kenarındaki tekli koltuğa geçip okuyormuşum kitabı. Perde kımıldamıyor, kavurucu sıcak taa sabahtan işliyor tenime. Fonda Sedat Anar'dan karanfil çalıyor. Odağımın doruklarındayken, içimi kıpraştıran satırları okurken, perde kolumu okşuyor:
"(...)Ya dünya işte böyle, burası esiyor, orası da mı öyle? Benden memnun musun, söyle."
Ürperdim, tek başıma olduğumu bildiğim halde etrafıma bakındım. Gözlerim doldu. O an ihtiyacım olan bir yakınlığı hissettim.
Bir röportajında söylüyordu:
"Sonra üzerime bir tat geldi. Halimi kabul geldi. Hafriyatla ilgilenmez oldum. Çok da umursamaz oldum. Bu hayatı beğenir oldum. Bu hayatın kendisi bana olabilecek hayatların en manalısı geldi."
Aynısını veya benzerini veya çok yakınını hissettiğim zaman tekrar okuyacağım çünkü neden olmasın :')