Tarihin ilk destanına tarihi bir inceleme
9/10
·130 syf.··
2024 49. kitabı
"Bir şey bilen, bunu neden kendine saklasın?" (Sümer atasözü) Çok tuhaf. İnsanlar bizden yaklaşık 5500 yıl önce yaşamış olan Sümerleri ve onlardan sonra gelen Akadları, Asurları, Babilleri ve diğer pek çok uygarlığı şu anki toplum yapımızdan, gelenek ve göreneklerimizden tamamen farklı bir devlet toplumunda yaşayan insanlar olarak düşünür. O dönemlerdeki toplum yapısı ile günümüz toplumu arasında çok derin ayrılıklar görür, bizim onlardan farklı olduğumuzu düşünür. Daha doğrusu onları vahşi olarak görmeye yatkındırlar. Oysa durum pek de insanların sandığı gibi değildir. 5500 yıl önce insanlar, o dönemde, nasılsa şu anda da aynen öyledir. İnsanlık, insanlar değişmemiştir. Değişen şey teknoloji ya da zaman, ne derseniz artık, olabilir ancak toplum hâlâ aynı toplumdur. Sümerlerden kalma ve diğer uygarlıklar tarafından yaşatılan pek çok kültür ögesi hâlâ günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Size o döndemdeki toplum ile günümüz toplumu arasında belirgin farklar olmadığını kanıtlayacağım. Öncelikle bu bilgileri edindiğim kaynakları paylaşmak istiyorum: Dünya Tarihi Ansiklopedisi, Sümerolog Samuel Noah Kramer'in Sümerler kitabı, Arkeolog Kemalettin Köroğlu'nun Eski Mezopotamya Tarihi kitabı ve Siyaset Bilimci Alâeddin Şenel'in İnsanlık Tarihi kitabı. Şimdi başlayabiliriz. Mesela sanıldığının aksine bir kral o dönemde canının istediği gibi birinin mülküne el koyamaz, bedelini ödemek zorundaydı. Buna Lagaş'tan çıkarılan bir belgeyle ulaşabiliyoruz. Kölelik elbette vardı ancak köleler işe girebilir, para ödünç alabilir ve özgürlüklerini satın alabilirlerdi. Yine kadınlar işe girebilir, mülk sahibi olabilir ve tanıklıkları kabul edilebilirdi. O dönemde yazıcılar devleti yönetenleri, yönetenlerin koyduğu vergileri eleştirebiliyordu. O dönemden kalma bir örnek: "Ensi'nin evleri ve Ensi'nin tarlaları, saray hareminin evleri ve saray hareminin tarlaları, sarayın çocuk dairesinin evleri ve sarayın çocuk dairesinin tarlaları, birbirine bitişik olarak uzayıp gidiyordu." Sümerler insanın çamurdan yaratıldığına inanırlardı. Sümer okullarında bazı yazıcıların öğrenme ve öğretme konusunda düşündüklerini biliyoruz. O dönemin okul yapısı, eğitimi hatta öğrencileri hakkında bile bilgi veren tabletler günümüze ulaşmıştır. Mesela bir tablet iki öğrenci arasındaki atışmayı anlatır: "Seni gidi ahmak, mankafa, okul haşeratı, seni gidi bilgisiz, Sümerce cahili, senin elin korkunç, kalemi bile doğru düzgün tutamıyor..." Yine tarihin her devrinde gördüğümüz gençlere yönelik eleştirileri de ilk olarak Sümerlerde görmekteyiz. Günümüzde hâlâ etkisini koruyan 3, 6, 7, 12, 60, 120 vb. sayıların çoğunun da kökeni Sümerlere kadar uzanmaktadır. Şimdi sizlere Sümerlerden kalma tabletlerden derlenen bir atasözü paylaşacağım: "Çöl matarası insanım yaşamıdır; pabuç insanın gözüdür; karısı insanın geleceğidir; oğul insanın sığınağıdır; kız evlat insanın kurtuluşudur; gelin insanın baş belasıdır." Son cümle tanıdık geldi mi? Bu bildiğiniz gelin kaynana tartışmasından başka bir şey değil. Asurluların toplum düzenine göre evli bir kadın yalnız başına dışarıya ancak ve ancak başını örterek çıkabilirdi. Evli olmayan kadınlarla beraber köle ve fahişeler başlarını bağlayamazdı. Devşirme sistemi, onluk sistem hatta harem geleneği bile Asurlulardan kalmadır. Nevruz da denilen ve hâlâ kutlanan bahar bayramının kökenleri Babillilere kadar uzanmaktadır. Her ne kadar Sümerlerden günümüze astronomi açısından çok fazla bilgi ulaşmamış olsa da mirasçıları olan Babillilerin astronomi konusunda çok ilerlediklerini ve günümüzde bile inanılan, burçların insan hayatına etkileri meselesinde öncülük yaptıklarını biliyoruz. Şimdi destana bakabiliriz artık. Gılgamış büyük ihtimalle binlerce yıl önce Uruk kentinin bir hükümdarıydı. Yani böyle bir kişilik gerçekten de yaşamıştır. Ölümünden sonra tanrılaştırılmıştır. Destan o dönemlerde sık sık sözlü olarak anlatılırdı. Bu sözlü geleneğin ardından yazıya aktarılmıştır. Destanın içeriğine baktığımızda Gılgamış'ın gelişen olaylar çerçevesinde apansız bir hastalığa düştüğünü görüyoruz. Ölüm korkusu. Gılgamış en yakın arkadaşı Enkidu'nun ölümünden sonra, kendisinin de kaçınılmaz sonu yaşayacağını fark eder ve ölümsüzlüğü bulmak adına yollara düşer. Kendisini ölümsüzlüğe ulaştıracak bitkiyi bulur ancak boş bulunduğu anda bitkiyi bir yılana kaptırır ve geride bıraktığı kentine geri döner. Yol, Gılgamış'ı değiştirir. Kentten ayrılan ve kente geri dönen Gılgamış bir değildir. Gılgamış belki bedenini ölümsüzlüğe ulaştıramadı ama kendisini, hikâyesini 4000 yıl sonraya bile ulaştırmayı başardı. Bir nevi ölümsüzlüğü kazandı da diyebiliriz. Destanda en göze çarpan şey Gılgamış ve arayışından da öte Utnapiştim'in tufan söylencesidir. Utnapiştim'in hikâyesi Hazreti Nuh'un hikâyesi ile ciddi benzerlikler taşımaktadır. Ki destanın bu kadar popüler olmasının ilk nedeni de budur. Utnapiştim'in hikâyesinin bir kısmını paylaşıyorum: "Bırak malı mülkü, kurtar yaşamı, neyin varsa koyver gitsin, kurtar yaşam soluğunu; her canlıdan bir örnek koy gemiye, elinle kuracağın gemiye. Boyutları yerli yerinde olmalı, eni boyuna denk olmalı, üstünü Apsu gibi bir çatıyla kapat!" "Kıyılar aradım denizin sınırlarında, ötelerden bir kara parçası yükselmekteydi; gemi Nizir Dağı'na oturdu." "Yedinci gün gelince dışarı bir güvercin saldım, konacak yer bulamayıp geri döndü. Dışarı kırlangıç saldım, konacak yer bulamayıp geri döndü. Dışarı karga saldım, karga gitti, suları alçalıyor gördü, kondu yere, gaga çaldı, geri dönmedi." Gılgamış Destanı kendisinden sonra yazılmış diğer pek çok eseri gerek doğrudan gerek dolaylı bir şekilde etkilemiştir. En belirgin etkileri Homeros'un İlyada ve Odysseia eserlerinde görmekteyiz. Yine birçok Sümer tanrısı isim değişerek pek çok farklı kültüre uyarlanmıştır. Örneğin Sümerlerde aşk tanrıçası İnanna; Asurlarda İştar, Yunanlılarda Afrodit ve Romalılarda Venüs olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında uyku ve ölüm arasındaki bağ, rüyalar, rüya analizlerinin kökeni de yine bu destandadır diyebiliriz. Daha neler neler var da inceleme uzamasın diye eklemiyorum. Bu sadece buz dağının görünen kısmı. Elbette pek çok ırk bu devasa kültürel mirası sadece kendine mal etmeye çalışmaktadır. Çabaları boşunadır, bu miras ırkı ve dini fark etmeksizin yeryüzündeki her bir insana aittir. Buraya kadar sabırla gelen okuyucuya teşekkür ediyorum ve sizleri tarihin ilk destanıyla baş başa bırakarak keyifli okumalar diliyorum.
İnceleme
Gılgamış DestanıAnonim · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20237bin okunma
·
229 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.