Kızıl Hikayemiz Bertold Berger adlı bir tıp öğrencisinin öğrenimi için Viyana'ya gitmesiyle başlıyor. Karakterimiz ilk defa ailesinden, evinden ayrılmıştır ve burada uyum sağlamaya çalışacaktır. Başlığa kendi yalnızlığında boğulmak yazdım çünkü karakterimizin hissettiği tam olarak buydu. "Oradaki hiçbir şey geçmişi ve yaşanmışlığı çağrıştırmıyordu, her şey yabancıydı ve delikanlı bu soğuğun kanına işlediğini hissetti." Farklı bir ülkeye uyum sağlama çabası, tanıdık bir şey arama çabasıyla birleşiyordu ancak karakterimizin o yalnızlığı asla geçmiyordu. Tek konuşabildiği kişi karşı kapı komşusuydu. Ancak o da bir ilişkiden farklıydı. Öylesine sohbet muhabbet edilme durumuydu anlayacağınız. Her ne kadar karakterimiz bunu bir ilişki olarak görse de karşıdaki kişi öyle görmüyordu. Karakterle tam olarak yakınlaşmam burada oldu. Çabalıyordu, uyum sağlamaya çalışıyordu ancak boşuna uğraş gibiydi her şey. Kendini güçsüz, zayıf hissediyordu. Kimseye yetemiyormuş gibi, diğer insanlar gibi olamıyormuş gibi hissediyordu. Onu hayata döndüren şey ise kaldığı evin sahibinin kızının hastalığıydı. Kızıla yakalanmıştı ve karakterimiz ilk defa birisine faydalı olmak umuduyla bu kıza bakmıştı. "Onun yaşamını kurtarması bekleniyordu ve bu insan onu yaşama geri döndürmüştü."
Kitap bana çok farklı şeyler hissettirdi. Karakterin yalnızlığı bana çok tanıdık geldi çünkü. Benim hissettiklerim, yaşadıklarım, uyum sağlamaya çalıştıkça ortaya çıkan uyumsuzluk Bertol Berger'da toplanmış gibiydi. Kitabın sonu beni mahvetti. Hâlâ ne düşündüğümü, nasıl hissettiğimi toparlayamıyorum ama bu kitap bana kendimi hiç yabancı hissettirmedi. Güzel bir Stefan Zweig okuru olarak en sevdiğim kitabı oldu.