İvan İlyiç'in Ölümü'nü değerlendirirken Tolstoy'un otobiyografik eseri Gençlik 'ten destek almanın çok faydalı olacağını düşünüyorum. Gençlik'te, Tolstoy'un, İvan İlyiç gibi "comme il faut" (tr. "olması gerektiği gibi") bir adam olmaya çabaladığını, fakat bu uğurda yalnızca yüzeysel ilkelerin peşinden koştuğunu görüyoruz; tırnakların düzenli kesilmesi ve temiz olması, kıyafetlerin şık durması ve temiz olması, Fransızca'nın olabildiğince düzgün bir aksanla konuşulması gibi. Dahası, eserde anlatıldığı üzere Tolstoy genç yetişkinliğinde "comme il faut" özelliğini destekleyecek nitelikte bir de kendisine "Yaşam Kuralları" yazıyor. Fakat kitap süresince yaşam kurallarına uymak şöyle dursun, yaşam kurallarını yazdığı bile hatrına gelmiyor. Gençliğini biraz verimsiz, ve bol bol hatalar yaparak geçiren Tolstoy -hepimiz gibi- kitabın sonunda çok önceden yazdığı "yaşam kuralları" kağıdını buluyor ve sinirsel bir boşalma yaşayarak gözyaşı döküyor. Fakat genç Tolstoy'u kurtaracak şey ne "comme il faut" olmak, ne de yaşam kurallarına uymaktı tabi ki. Gençlik boyunca Tolstoy'un tüm problemlerini gençliğinden gelen kibri, ve bu kibirle hiç uyuşmayan, fakat yine gençliğinden gelen deneyimsizliğiyle açıklayabiliriz.
İvan İlyiç'in de genç Tolstoy'a benzer şekilde katı yaşam kuralları var. Hangi insana nasıl davranılacağı, hangi işin hangi saatte yapılacağı, eşiyle olan sorunlarının nasıl çözüleceği, neredeyse algoritmik denebilecek, yazılı olmayan kurallar bütününe bağlı. Karısıyla olan problemleri bu yöntemlerle çözülemezse tamamen gözardı ediliyor (bir yerden sonra karı koca oldukları için edilemiyor ve evlerine sürekli bir gerginlik ortamı hakim oluyor tabi ki), evlilik problemleri taşınılan yeni eve lüks eşyalar alınarak "çözülüyor", kendisinden aşağı sosyal statüdeki insanlara olabildiğince soğuk davranılıyor, ve İvan İlyiç böylece yaşayıp gidiyor. Ve tabi ki genç Tolstoy gibi yüzeysel. Evine aldığı eşyalarla, davet ettiği konuklarla, katıldığı etkinliklerle hep daha yüksek bir statüye ulaşmaya, ulaşamasa bile en azından o statüde olan insanlara benzemeye çalışıyor.
Kompleks duygusal problemleri önceden belirlenmiş yüzeysel yöntemlerle çözmeye çalıştığı, çözemediğinde halı altına süpürdüğü, sürekli daha yüksek sosyal statü, sürekli daha fazla maaş için çaba sarf ettiği bu yaşam İvan İlyiç'i başlarda rahatsız etmiyormuş gibi görünüyor. Stresinden karısıyla olabildiğince az, oyun masalarında olabildiğince fazla zaman geçirerek kurtulmaya çalışıyor. Bir noktaya kadar da başarılı oluyor diyebiliriz.
Ta ki ne olduğunu bilmediğimiz(aslında ne olduğu önemli değil) ölümcül hastalığına yakalanana kadar.
Hastayken hayatı boyunca çevresindekilere sergilediği davranışları çevresindekilerin de ona sergilediğini fark edip bundan büyük bir tiksinti duyuyor. Doktorunun kendisine sergilediği tavır mahkemedeki davalılarına sergilediği tavırların aynısı, eşinin sırf sormuş olmak için iyi olup olmadığını sorması kendisinin daha önce ona davranışlarının aynısı, ailesinin kendisinden -ve acısından- kaçınması, kendisinin de birebir olarak yapmış olduğu şeyler. Tüm bunların yanısıra ölüm döşeğindeyken işinde yükseldiği mevkinin, sosyal statüsünün de pek bir önemi kalmıyor.
En sonunda inanmadığı tanrıya bile isyan edecek duruma geliyor. Fakat tanrıya isyan etse de, tüm yanlışlarının, bozukluklarının farkında olsa da, bunları kabul etmiş durumda değil:
"Neden bütün bunları yaptın? Neden beni bu hale getirdin? Neden, neden bana bu korkunç acıları çektiriyorsun?..
Yanıt beklediği falan yoktu elbette, sorularının yanıtı olmamasına, olamayacağına ağlıyordu." (İş Bankası Kültür Yayınları, Sayfa 70)
Neredeyse son anına kadar hayatında her şeyi doğru, usülüne uygun olarak yaptığını, çektiği acıları hak etmediğini düşünüyor, yanlışlarının farkında olsa da kabul etmiyor, aslında acılarının asıl sebebi de bu. Tüm anlatıyı göz önüne aldığımızda İvan İlyiç'e bunları yapan tanrı falan değil elbette, bizzat kendisi; sevgisiz bir evliliği seçmiş, statü için sürekli rekabet etmeyi seçmiş, ve yüzeyselliği seçmiş birisinin ölümünün huzurlu olmasını bekleyen kendisi.
Ölüm döşeğindeyken hayatını başka bir bakış açısıyla tekrar gözden geçirdiğinde pek de iyi bir hayat yaşamadığının bu sefer farkına değil, kabulüne varıyor:
"Ne bu şimdi? Ne için bütün bunlar? Olacak şey mi! Böylesine anlamsız ve iğrenç olabilir mi hayat? Hayat bu kadar anlamsız ve iğrençse, o zaman niye ölünüyor; hem de acılar çekerek?" (İş Bankası Kültür Yayınları, Sayfa 71)
Hayatı böylesine anlamsız ve iğrenç kılan şey kendi seçimleri ve aksiyonları. Varoluşçuluk kapsamından baktığımızda İvan İlyiç, halihazırda anlamsız olan hayatın içinde kendi değerlerini oluşturmamış/oluşturamamış, bundan dolayı da ölüme hazır olmayan birisi. Birey hayata kendi anlamını yükleyemediğinde ölüme de yükleyemez, dolayısıyla acılarına da.
İvan İlyiç'in Ölümü, harika bir varoluşçu "cautionary tale".