balkandays.blogspot.com/2024/09/a-young...
Bu kitabı yazarın daha ilk sayfalarında tarif ettiği gibi, kışı aratmayacak derecede soğuk bir Eylül ayında okumamın güzelliği; hem kitapla sıcacık bir bağ kurmamı hem de Saraybosna’nın gelmesinden korktuğum kışına zihnen hazırlanmamı sağladı. Kendisine teşekkür ediyorum Tabi bu sıcacık bağın, kitapta geçen olayların gerçekçi tasvirleriyle biraz soğuduğunu itiraf etmem gerek. Fakat ardından anlatımdaki akıcılık ve kendine bağlayan üslubu, Rus Edebiyatına olan hayranlığımı bir kat daha artırdı. Öte yandan bir yazar nasıl olur da doktor kadar ayrıntılı anlatabilir derseniz eğer, cevabım yazarımızın aslında tıp mezunu olduğu ve fakat yazarlığı doktorluğa tercih ettiği, olur.
“Mihail Bulgakov, 2 Mayıs 1891’de Kiev’de orta sınıf entelektüel bir ailede dünyaya geldi. Kiev Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu ancak kısa süre sonra yazarlığı tıp kariyerine tercih ederek doktorluğu bıraktı. Bulgakov, 1926 yılından ölümüne kadar, Moskova Sanat Tiyatrosuyla oldukça yakın ilişkiler içerisindedir. Fakat burası için yazdığı otuz oyundan ancak sekizi sahnelenebildi. Bulgakov’un hicve düşkünlüğü ve bir yazar olarak bağımsız fikirleri, 1930’larda politik açıdan mercek altına alınmasına yol açtı. Bu baskı bir dönem öyle bir hal aldı ki yazar, Sovyetlerden temelli olarak ayrılmak için Stalin’den izin istedi ancak reddedildi. El yazması eserlerinin büyük bir kısmı halen yayımlanmamıştır.”
Kitapta fakülteden dereceyle yeni mezun olmuş bir doktorun, henüz yeterli tecrübe kazanmadan Moskova’nın ücra bir köyüne atanması ile hikayeler başlar. Genç doktor daha ilk günden itibaren gelebilecek en feci vakaları hayal eder ve bu görevi kabul ettiği için bin pişman olur. Üstelik kendisinden önceki doktorun tecrübesi dillere destan iken, o henüz yazıhanede bulunan çoğu aleti tanımıyordur bile… Onun bu feci tablodan çıkaran ise, aslında (bence) kendisinin bile farkına varma fırsatı olmadan göreve başladığı doktorluğa olan sevgisi ve okuma azmi olacaktır. Zira vakalar geldiğinde, içinde kopan fırtınalardan en yakınındaki ebeler dahi haberdar olmayacak, onun her zaman ne kadar soğukkanlı ve becerikli olduğunu dillendirip duracaklardır.
“Tabii bu sırada daha el bile değmemiş pek çok muhteşem görünüşlü aletin ne işe yaradığını dahi bilmediğimi kabul etmek zorunda kaldım (ama kendi kendime). Açıkçası bunları bırakın elime almayı daha önce görmemiştim bile.
“Hmm…” dedim manalı manalı, “gerçekten çok iyi aletleriniz var.
Hmm…”
Akşam oluyordu ve yerime alışıyordum.
“Hiçbir şeyin suçlusu ben değilim” diye düşündüm inatla ve üzüntüyle. Bir okulda okudum. On beş dersten en yüksek notları aldım. Henüz büyük şehirdeyken uyarmıştım onları, asistan doktor olarak gitmek istediğimi söylemiştim. Bana güldüler. ‘Alışırsın’ dediler. Al sana alışmak! Tut ki bir fıtık vakası geldi. Söyleyin bakalım, buna nasıl alışacağım? Peki, bu fıtıklı hasta kendini benim elimin altında nasıl hissedecek? Öbür dünyada alışır artık. (Bu noktada sırtımda soğuk bir ürperti hissettim.)
Sonra şunları düşünüp bir nebze rahatladı:
“Öyleyse… Kılavuz kitabını bir an bile elimden bırakmayacağım. Reçete yazacak olursam da ellerimi yıkarken düşüneceğim artık. Kılavuz, hasta kayıt defterinin sağ yanında açık bir şekilde duracak. Yararlı ama basit reçeteler yazacağım.”
Bütün bunların yanında bir de gerçekten genç olan ve olduğundan da genç görünen doktorun, bunu etrafına anlatma çabası var:
“Genç görünüşüm daha ilk adımdan hayatı burnumdan getirmişti. Herkese kendimi tanıtmak zorunda kalıyordum:
“Ben doktor falanca.”
Ve herkes de mutlaka kaşlarını kaldırıp “Gerçekten mi? Ben sizin öğrenci olduğunuzu düşünmüştüm” diyordu.
“Hayır, mezun oldum” diye yanıtlıyordum somurtarak ve “Bana kesinlikle bir gözlük lazım” diye düşünüyordum…”
Neyse ki herkesi doktor olduğuna inandırmış ve odasına çekilmişti. Yeni odasının penceresinden dışarıyı ümitsizce seyrederken, olabilecek en kötü vakalar zihnine hücum ediyordu adeta.
“Sonunda pes ettim. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Pencerenin ötesindeki karanlığa sessiz bir dua yolladım: “Boğulmuş fıtık olmasın da ne olursa olsun…”
Ama ne derler duayı tam etmek lazım Açılışı öyle bir hastayla yapacaktı ki hem de o gece, fıtık onun yanında devede kulak kalacaktı…
Sağlıkçı olmayan bizim gibi insanların doğal olarak her gün karşılaşmadıkları bu olaylar, bir yandan bizim zannettiğimiz şu bedenimizin adeta bir makine gibi kırılan, dökülen parçalarının tamir edilmesi hissini uyandıran hikayeleriyle zihnimizi allak bullak ederken, öte yandan içinde Çarlık Rusya’sına dair barındırdığı tarihi anekdotlarla yeni pencereler açıyordu. Tüm bunların yanında doktorun, neredeyse her vakada, batıl inançlar ve tedavi yöntemleriyle uğraşması da cabasıydı…
“Köyde pek çok deneyim kazanabilirsin” diye düşündüm uykuya dalarken, “ama ihtiyacın olan tek şey okumak, okumak, daha fazla okumak...”
“Hayır, bundan sonra asla, uyurken bile, beni hiçbir şey şaşırtamaz deyip böbürlenmeyeceğim. Hayır… Bu yıl geçti, bir yıl daha geçecek ve bu gelen yıl da diğeri gibi sürprizlerle dolu olacak. Demek ki ihtiyacım olan şey, öğrenmeye itaat etmekmiş”
“Korkunç bir şehir, korkunç zamanlar. Siz Moskovalıların asla görmediği korkunç şeylere şahit oldum ben. 1919 yılının 1 Şubatıydı. Akşam altı civarıydı, ortalık kararmıştı artık. Akşam karanlığında tuhaf bir durumun içinde kapana kısılmıştım. Çalışma odamdaki masamın üzerinde bir lamba yanıyordu. Oda sıcak ve rahatlatıcıydı. Bense yerde küçük bir bavulun üstüne oturmuş içine ıvır zıvır bir sürü şeyi sığdırmaya çalışırken tek, kısa bir sözcüğü fısıldayıp duruyordum: ‘Kaç, kaç…’
Roman tadındaki bu novellayı okumayı düşünenlere keyifli okumalar dilerim.