Gönderi

7/10
·160 syf.··
2024 33. kitabı
·
28 saatte okudu
·
Okunma: 25 Eylül 2024 22:25
İncelememe adeta sen şimdi naneyi yimedin mi diyerek (youtube.com/watch?v=QTMa9L0...) başladığımı belirtmek istiyorum… Platon ve Russell’ın felsefi görüşleri arasında bir ayrımla başlayan yazarımız kitap boyunca kendisini Platon’a yakın tuttuğunu hissettiriyor. Yazara göre Russell felsefeyi, tamamen özgür bir zihinle alışılmış inançlardan ve geleneksel önyargılardan sıyrılmış, tarafsız bir bilgi arayışı olarak tanımlıyor. Ona göre, insanın zihni umut ve korkudan arınmalı, sadece bilgiye odaklanarak dünyayı tutkusuz ve sakin bir şekilde gözlemlemelidir. Bu yaklaşım, insanın ulaşabileceği en nesnel bilgiye erişmeyi vaat eder. Ancak Russell, bu soyut ve saf düşünce arayışının çekici olmasının yanı sıra, aslında bazı zorluklar içerdiğinin de farkındadır. Bu bağlamda Platon’un felsefesi bir toplumu içerirken, Russell biraz daha zihinsel bağımsızlığa vurgu yapar. Platon’un felsefesi toplumu sorgulayıp gerçekliğe ulaşmayı hedeflerken, Russell’ın yaklaşımı, kişisel bir dinginlikle dünyaya tutkusuz bir bakış geliştirme arzusunu yansıtır. Russell’ın bu görüşleri dile getirdiği dönemde, bu görüş daha çok üst sınıflara özgü bir düşünce biçimi olarak görülmesi ise yazar için senin tuzun kuru tabii niteliğinde saçma bir eleştiri sebebi olmuştur. Bu felsefi ayrımdan hareketle, yazar kendi felsefe görüşünü de geliştirmektedir. Onun için felsefe kabaca dünyaya yeniden büyü kazandırmak işlevini içermektedir. Tabii böyle bir tanımı belli bir referans noktasından hareketle yapmaktadır. Tahmin edileceği gibi o referans noktası da bilimdir. Ben yazarın bilim görüşünün çok sığ ve eksik olduğunu düşünüyorum, hatta biraz demode bile denebilir. Yazara göre bilim, insan yaşamının yüzeysel ama mutluluk veren yönlerini derinlemesine sorguladığı için tehlikeli addediliyor. Bilimsel yöntem, yüzeydeki basit tepkileri bozabilir ve insanların sosyal ilişkilerle şekillenen bu yüzeydeki mutluluk kaynaklarını ortadan kaldırabilir. Yani bilim, mutluluğun bulunduğu yüzeyi kazıyarak insanı teselliden mahrum bırakma riski taşır (Teselli ve telkin tehlikesine dair: #252968774). (Bir eleştiri de şu yönde yapılabilir, Viyana Çevresinin bilim görüşüne göre eğer yanlış hatırlamıyorsam bilim yüzeysel olanla ilgilidir gibi bir anlatım vardı. Ancak yanlış hatırlama ihtimalim de olduğu için böyle bir eleştiriyi şimdilik getirmiyorum, çevrenin program yazılarına da göz atmaya üşendim açıkçası.) Bilimin sosyal yönüne dair böyle karamsar bir görüşün yanında, bilimin yöntemine dair de eksik yorumlar vardır. Yazar bilimin gözlemle başladığına dair naive inductivist hatasına düşmektedir, okurken yuh be adam kitaba Russell ile başlıyorsun hiç adamın hindisini de mi duymadın dedirtti bana. Kısaca Russell tümevarımcı hindinin hikayesini şu şekilde anlatıyor: Bu hindi, çiftlikteki ilk sabahında, saat dokuzda kendisine yiyecek verildiğini gözlemlemiştir. Ancak, iyi bir tümevarımcı olduğu için aceleyle bir sonuca varmaktan kaçınmıştır. Yiyeceğinin her sabah tam dokuzda verildiğini defalarca gözlemleyene dek beklemiş, bu gözlemlerini farklı koşullar altında tekrarlayarak doğrulamaya çalışmıştır. Sonunda tümevarımcı doğası onu ikna etmiş ve şu sonuca varmıştır: "Her sabah saat dokuzda kahvaltı ederim." Ne var ki, Noel arifesinde kesilip yemeğe hazırlanırken bu tümevarımsal çıkarımının trajik bir şekilde yanlış olduğunu fark edecek vakti kalmamıştır. Bu hikâyenin, tümevarım yoluyla elde edilen genellemelerin yanıltıcı olma ihtimalini vurgulayan ironik bir anlatı olduğunu söylememe gerek yok diye düşünüyorum. Bilimin gözlemle değil, kuramla başladığına dair bir şey söylememe de gerek yok herhalde, Popper’ın incelemesini yukarda bırakmıştım, ilginizi çekerse okuyabilirsiniz. Yazar kitap boyunca kendi felsefe görüşünü açıklamaya farklı yollardan devam etmektedir. Felsefe, yazar için “nihai açıklamaları ve kalıcı anlamları ararken, yapıcı bir görev üstlenir. Bize dünyayı açıklar ve nasıl yaşamamız gerektiğini söyler.” Ben ise tam tersini düşünmeye meyilli olduğumu hissediyorum, henüz kalıplaşmış bir görüşe sahip değilim tabii. Elbette çekiçle felsefe yapacak kadar romantik de değilim. Analoji yapmak gerekirse, bir binaya temel atacak olsam burada çekiçle felsefeyi değil Scruton’un görüşüne yer verirdim. Ancak kabaca bir ifadeyle felsefe bence yapıcı değil, yıkıcıdır. Felsefenin cevapları değil, soruları önemlidir, kalıcı olan da cevapları değil her zaman soruları olmuştur. Kant’ın dediği gibi, herhangi bir felsefe öğretilmez olsa olsa felsefe yapmak öğretilir çünkü felsefe burada bir yargıç görevi üstlenir, yapıcı hiçbir tarafı yoktur - insanı eylemsizliğe sürüklemek durumundadır. “Modern dünyada felsefenin en önemli görevi, insan kişiliğini bilimin indirgemeciliğinden kurtarıp ona yeniden hayat vermek ve bizim sadece hayvanlar olduğumuzu iddia eden alaycılığın yerine, öyle olmadığımızı gören ironiyi koymaktır.” Görüldüğü gibi yazarda garip bir bilim kompleksi var. Oktay Sinanoğlu incelememde de bahsetmiştim, ortada bir problemler bütünü var ve sebebi olarak sadece Amerika sunuluyordu. Burada da aynı hesap gibi geldi bana. Ortada bir sorunlar bütünü var ve ana sebebi bilimmiş gibi gösterilerek indirgemeci diyerek suçladığı suçu işliyor resmen. Üstüne bir de garip bir şekilde 5. Bölümde bunu ispatlamak için mi yoksa desteklemek için mi tam anlayamadım insan ve hayvan ayrımına dair sayfalarca açıklama yapıyor ama bir sonuca ulaştığını da anladığım kadarıyla düşünmüyorum. Bu ayrımda yazarın insanın rasyonel tarafına çok ağırlık verdiğini düşünüyorum ancak İrrasyonel kitabını okuyan hatta okumayan herkes bilir ve deneyimler ki o kadar da rasyonel davranışlar içinde hayatını sürdüren varlıklar değiliz. Son bir eleştiriyle de incelemeyi bitirmek istiyorum. Yazar için en acil ihtiyacımız, “dünyamızı bir zamanlar bir arada tutan ve şimdi gücünü kaybetmekte olan kuvvetin, yani dinin, doğasını ve önemini anlamaktır”. Bu eski değerler bütününün günümüz dünyasında gücünü kaybetmesinin belirli sebepleri vardır. Önemli ve acil olan bir şey varsa eğer o da bu gücü kaybetmesinin sebebini anlamaktır. Fakat ben bunun da günümüz dünyasında sanıldığı kadar önemli olduğunu düşünmüyorum. İnsanlar artık dünyayı göğe veya yere bakarak değil önlerine bakarak yaşamaya çalışıyorlar. Bu sebeple, değerler çatışmasının varlığını idrak etmek ve bu konuda çok daha fazla düşünmek bize daha iyi bir dünyada yaşamak için dinden daha fazla yardımcı olacaktır. Ayrıca, benim kitaba dair yorumlarım tamamen benim görüşlerim altında şekillendiği için bu kitaptan edindiğim izlenimlerin sizi olumsuz yönde yanıltmasını istemem, kitabı okumak amacınız varsa kesinlikle tavsiye ederim, belki yazarı benden daha iyi anlarsınız ve bir tartışma ortamı yaratırız.
Felsefe
Akıllı Kişiler İçin Felsefe RehberiRoger Scruton · Ayrıntı Yayınevi · 201958 okunma
··
647 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Ömer
Gönderi Sahibi
Kitaba bir öneri vesilesiyle başladığım için okurken şu sahneyi yaşadım resmen: youtu.be/BHZWaR0OtNM?si=... :D