Gönderi

Puan vermedi·266 syf.··
2024 9. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 25 Eylül 2024 19:58
kitabın başlangıcında "ben hasta bir adamım" ifadesini fiziki bir hastalığa yormuştum, hakeza öyle de. ancak yalnızca fiziki bir hastalık değil ruhsal da bir hastalıktan bahsediyormuş. kitabın sonunda yeraltı adamının da ifade ettiği gibi aslında bu bir buhran halinde yazılmış. ilginçtir ki bu kitap tümüyle çıplak, çıplak olduğu için utanıyor, çıplak olduğu için kibirleniyor cesaretiyle, çıplak olduğu için bakmalarımıza kızıyor. kitap dostoyevski'nin bahsettiği şekilde canlı, iddiası gerçek. kendi kitabını daha kitapta anlatan çok azı vardır heralde, kitabın antikahramanla oluşturulduğunu yeraltı adamının kendisi söylüyor. bir varoluş mücadelesi verdiğini, dürüst olmak için kıvrandığını ancak kendini iyi anlatmak için de bir kavgasının olduğunu açıkça dile getiriyor. rosseau'nun itiraflarına açıkça laf atıyor, kendini iyi anlattığına dair alçakça bir yalan söylüyor "itiraflarım"da, diyor. kendisi ise sahici olarak bir yeraltı adamı olarak tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkıyor. ilginç bir buhran hali, kendisinin tüm huysuzluklarını, kusurlarını yalın bir biçimde anlatırken müthiş bir farkındalıkla yazıyor. insanların onu sevmediğini, dahası onun da insanları pek sevmediğini de söylüyor. başkasını değil, kendini suçluyor. pek tabii bunları okurken çağrışan şeyler de oldu, daha en başından beri kendini suçlayan, yeren bir yaklaşımı var bu bir varoluş mücadelesi ancak o bu varoluş mücadelesini çok uçlarda yaşıyor. ya bütün alem açsın kollarını, sersin kırmızı halılarını, diksin kulaklarını ve beni yalnız beni dinlesin görsün, duysun, bilsin istiyor ya da yok saysın. asla arasını kabul etmiyor. düşündükçe, ihtimalleri analiz ettikçe her şeyin boşunalığına varıyor kendi içinde. kafasının içinde yaşayan bir adam, belki her şey tam olarak düşündüğü gibi olsa bile bunu yaşama cesaretinden yoksun, o bunu zeki olmak olarak adlandırıyor. ben onun bana kızacağını bile bile tembellik diyorum. düşünmek, yazmak işi olsa dahi, insan kalkıp eyleme geçmeli. kendi profesyonel mesleğinin dışında da var olabilmeli, boşluğa düşmeli, sekteye uğramalı, başarısız olmalı, saçmalamalı. yaşamak böyle bir şey gibi geliyor bana. aksi halde yalnız başarı sertifikalarının duvarlara asıldığı bir ofise dönüşürdü. oysa burası bir sonuç mekanı değil, süreç. dostoyevski'nin inanılmaz bir çile çekme arzusu var, belki kendini şişlese, duvardan duvara çalsalar, her hafta belki her gün biraz sırtını kırbaçlasalar daha az zarar verirdi kendine. esasen, kendisinin şüpheci bir sorgulamaya yakın olduğunu diğer kitaplarından biliyorum ama zihniyeti çok hristiyanlıkta. insanın bu dünyaya yalnız çile çekmeye geldiği fikri, insanın kötü bir varlık olduğu varsayımıyla çok uyumlu bir düşünce dünyası var. dostoyevski'nin karamazov kardeşler kitabıyla freud baba katlini incelemiş, ben de daha girişte babasına duyduğu kızgınlığı hissettim. tıbba inanacak kadar boş inançlarım var, diyordu. hatta bir hastalığım olduğunu biliyorum ama gitmiyorum diyordu. çocuk yanını hissettirmişti, babasına darılan onu kendi iyiliğinden mahrum bırakan küçük bir çocuğu. sonra dostoyevski'nin diğer karakteri de bir subay, kafayı taktığı şu bir obje gibi kenara iten subaydan söz ediyorum. babasının askeri bir doktor olduğunu düşününce de uyumlu buluyorum elbette kendisinin de böyle bir geçmişi olduğunu düşününce buna da yorulabilir. kitapta karakterin adını bilmiyoruz, aslında iyi olmuş bilmemek. yeraltı adamı daha güzel bir isimlendirme, herkesin kendini bulabilmesine de fırsat veriyor, herkesin kendinden yanlar bulabildiği bir kitap. fakat ben bu karakterin bizatihi dostoyevski olduğunu sanıyorum. otobiyografi bir roman diyebiliriz. ve rosseau'nun aksine çok dürüst, samimi bir kitap. yalan hissetmedim, çelişkilerinde itiraflarını kendinden duyduğu derin utancı hissettim yalnızca. insanın o çelişkisini de yalın ifade ediyor. insanın kusurlarını böyle açık ifade edebilmesi de akıl işi değil, buhranda olmasa hiç okuyamazdık. para sıkıntısı olmasa matbaaya bile uğramazdı. yayınlanacağından emindi, okuyucular demesi, baylar demesi bundandı, en başından beri bunu biliyoruz. ama yalnızca onun kendini teskin etmesini bekledik, hikayeye gelmesini, kendini mi bizi mi bilmem işte bi şekilde anlatmasını çok istedik. bununla birlikte ve buna rağmen ona çok yakın buldum kendimi. huysuzlukları kötülükleriyle birlikte insanlığını ve yok sayılmasını arzu ettiği varlığını derinden hissettim. çünkü sanıyorum ki dostoyevski kitapta sıklıkla bahsettiği erdemlere çok derin bir saygı besliyor. mükemmeliyetçi yanıyla da bu erdemlerden birine uygun bir davranışı sürekli kılamadığında bundan ötürü derin bir mahcubiyetle kendinden tiksiniyor. kafasında bir ideal tanım var ve bütün erdemler idealdir ve kusursuzdur. dolayısıyla bir eksikliğiyle kendisine sinkaflar ediyor, yerden yere vuruyor. sadece kendisini değil ama başkalarını da eleştiriyor. kafasında bir yerde erdemleri "ideal" bir noktada taşıdığını düşünüyorum. bu bakımdan platoncu buldum. platon böyle huysuz biri mi bilmiyorum ama platon için de erdemler idealarda yer alır ve bu dünya yalnızca görünen dünyadır oysa idealar görünenin ötesindedir ve biz bu dünyada erdemlere ulaşamayız ancak çaba sarfedip buna uygun bir sınıflamayla devlet ve dolayısıyla toplum inşaa edebiliriz diyor. ancak burada da dostoyevski'nin ortaya koyduğu bir çelişkisi karşımıza çıkıyor: eğer bir kurala mahkumsak, özgür iradeden nasıl bahsedilebilir? yani böyle bir toplum mahkumdan farksızdır, böyle bir birey özgür iradeden söz edemez diyor. eğer özgür irade yoksa, meydana gelen kötülükler için nasıl şikayet edilebilir diye ekliyor. e madem bir tabiat kanunu vardır, olacak olan yine olacaktır öyleyse bir şey yapmak manasızdır sonucuna varıyor. bu sırada olacakların olasılıklarını da aşırı düşünerek geçirdiği için tek tek düşünüyor. ve bu düşüncelerine öyle yıkıcı hisler de yüklüyor ki artık eyleme geçmeyi imkansızlaştırıyor. ve insanı, insan kılanın özgür irade olduğunu çünkü "insanın canının isteme hakkı" olduğunu vurguluyor. vaktiyle rus toplumunu çok etkilemiş bir sosyalist realizm akımını eleştiriyor. bu akıma göre, insan aklını kullanarak kendisi için en iyiyi seçer. bu iyi onun faydasına olandır ve insan eğer kendisine faydalı olanı seçer, aklını kullanırsa hep mutlu olur. çünkü kendine iyiliği yapmak mutluluk verir. ancak dostoyevski bunu yanlışlıyor, çünkü insan kendisine iyi geleceğini bildiği şeyleri bilmesine rağmen yapmaz, kendini sabote eder. çünkü tek sebebi "canının öyle istemesi"dir. ben de bu sosyalist realizmi immanuel kant'ın saf aklın eleştirisine benzettim. o da, insan kendisi için iyiyi, ahlaki iyiliği herhangi bir ceza, ödül olmaksızın yalnız ahlaki iyilik için yaparsa mutlu olur diyordu. buradan anlıyoruz ki dostoyevski, kant'ın aksine düşünüyor. güzel ve yüce'yi sevdiğini söylüyor. ancak güzel, ahenki temsil ederken, yüce kontrolü mümkün olmayan üstün bir gücü ifade ediyor ve dostoyevski kaotik bir ruh. işte, bu çelişkileriyle yeraltı adamı/dostoyevski iyisiyle kötüsüyle bir insan. çünkü insan çelişkiye düşer. belki bu denli hızlı olmaz ancak sık sık düşer. düşündüğü başka, yaptığı başka olabilir. hatta bir gün önce düşündüğüyle bugün düşündüğü de başka olabilir. her bakımdan bir çelişkiye düşebilir. var olma kaygısını derinden hissettiren bu adam, yeraltından bize seslenirken arafta kalmayı asla kabul etmiyor. birçok filozoftan etkilendiğini -reddiye ve kabul pasajlarıyla birlikte- görüyoruz; schopenhauer'dan, kant'tan etkilendiği açık belki platon'dan belki aristoteles'ten de etkilendiğini söyleyebiliriz. nietzsche'yi, freud'u da çok etkiliyor. bana dostoyevski'yi daha iyi anlama imkanı veren, dolayısıyla da önceden okuduğum diğer kitaplarını daha da anlamlandırma fırsatı sunan derinlikli bir kitaptı. okumaya niyet edenler önce ikinci bölümü sonra birinci bölümü okumalılar.
Yeraltından NotlarFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025159,3bin okunma
·
297 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.