"İnsanın nereye gitmek istediğinin bir önemi yok, esas olan, hayatın seni nereye çağırdığı."
Düşerken
Merhabalar herkese... Tarık Tufan'ın kaleminden Düşerken isimli kitabının kendimce incelemesiyle buradayım. Düşerken, benim yazarın kaleminden okuduğum henüz ikinci kitabı. İlk okuduğum kitap olan Kaybolan kadar psikolojik derinliği de mevcuttu. Bu kitabı da çok beğendim ve etkisini uzun süre taşıyacağım. Okumaya başladığımda bu kadar derinlikli bir kitap okuyacağımı düşünmüyordum çünkü, görünen konusu bakımıyla ailesini terk eden bir erkek, geride kalan karısının dramı, ailesini terk eden erkekle kaçan Jülide'nin uçarı karakterini okuyacağımı sanmıştım oysa büyük bir yanılgı. Romanda hiçbir şey göründüğü gibi değil. Hem de hiç değil. Romanın ana eksenin de ön yargıları bir hamlede yıkmak gerektiği ne de güzel anlatılmış.
Kitabın konusuna değinecek olursam; Sıhhi tesisatçı İshak ve üst komşusu ressam Jülide'nin zamansız ve apansız karşılaşmalarını, bunun akabinde giderek karmaşıklaşan yol hikayesi çok katmanlı bir şekilde anlatılıyor. İshak ve Jülide bir gün bir kararla aniden birlikte gitmeye karar verirler. Çevrelerindeki hiç kimse bu duruma bir anlam veremez. Birlikte çıktıkları yolun ertesi gününde İshak, babasının ölüm haberini alır. İki farklı dünyanın bambaşka insanları olan İshak ve Jülide nereye gideceklerini bile bilmeden birbirlerini ruhlarından tanıyan yolcular olarak bu uzun yolda geçmişte yaşadıkları travmalarıyla hemhal olurlar. Yüreklerinde biriktirdikleri gizlerin, gözlerinden aşikar olmasına birlikte şahit olurlar. İki insanın kaybolan ruhlarını, ezilen benliklerini bu çetrefilli yolculukta bulmaları okuru derinden etkiliyor ve şiddetli bir şekilde sarsıyor. İshak çocukluğunda derin yaralar almış, terk edilmiş, yalnızlığıyla yoldaş olmuş, annesinin yüzünü dahi görmemiş bir adam. Geçmişe yolculuğunda yaşadıkları, içsel çatışmaları ve hesaplaşmaları ve naif kişiliğiyle unutamayacağım bir karakter oldu. İshak'ın karakterini uzun uzun anlatmak isterdim fakat okuyacak olan okurlar okuyarak yaşasınlar ve spoiler olmasın. Başta kaçmasına anlam veremeyip, eleştirip kızsak da kitap ilerledikçe nasıl böyle kitapta da olsa iyi bir karakter olabilir diye İshak'a ağlayacak raddeye geliyorsunuz. Adeta bir duygu seline kapılıp gidiyorsunuz.
Kitabın dili ve anlatımı gayet akıcı, sade ve yalındı. Yazarın ustalıklı kaleminden ve tekniğinden son derece duygusal, sarsıcı ve kitabın ismi gibi düşerken tutunacak bir dal arıyoruz okurken. Kitapta psikolojik derinlik çok fazlaydı. Edebi cümlelerin bir hayli yoğunluğu ve altını çizdiğim yerler de çok fazlaydı. Tasvirlerin etkileyici olması da kitabın çıtasını yükseltmiş. Yazarın kurgusal üslubunun keskinliği, kitaptaki kesişmelerin derinliğiyle kâh etkileyici kâh hüzünlendirici bir şaşkınlık yaşıyoruz. Karakterlerin iç dünyasında kader, keder, hüzün, uyumsuzluk, arayış, yalnızlık, kapanmamış ve her daim kanayan yaraların sıcaklığını okurların yüreğinde hissettiriyor. Olayların karamsar ve kasvetli katmanlar halinde ilerlemesi kitabın genel akışına gerçekçi bir tarzla harmanlanmış. Karakterlerin geçmişin izlerinde yapayalnız, kırık dökük, kayıtsız anılarının sarsıntılarını içimde hissettim. Kitabın bazı kısımları müşahit bakış açısıyla, bazı kısımları ise Jülide ve İshak'ın gözünden aktarılmış. Bu da kitaba bariz bir çok yönlülük katmış. Herkesin kendinden, benliğinden, yaşanmışlıklarından bir parça bulup, türlü duygu dalgalanmaları yaşatan bu güzel romanı okumayan tüm okurlara tavsiye ederim.
Keyifli okumalar dilerim.
Kitaplarla kalın.
Sevgiyle.<3