19.yy. Osmanlı devlet erkanının aklının başına geldiği bir dönem diyebiliriz. Artık Avrupa ile aralarındaki büyük farkı kabul edip bu farkı kapatmanın yollarını aramaya başladıkları bir çağ. Tabi bu inkılapların karşısında mevcut status quo’larını korumak isteyen bir grup da var ki bunların başında Yeniçeri Ocağı gelmekte.
Vakayi Hayriye sonrası Yeniçeri Ocağı kanlı bir şekilde sonlandırılınca yerine yeni ve modern bir ordu kurmak gerekmekteydi. Ancak kiminle kurulacaktı bu ordu. Osmanlı’da zaten pozitif bilim diye bir şey yoktu. Pozitif bilim olmayınca da Batı ayarında bir ordu kurmanın da imkânı yoktu. Zira Osmanlı diyarında matematik, geometri bile insan sayısı yok denecek kadar azdı o dönem. Durum o derece vahimdi ki Avrupa’dan gelen bir topçu subayı üçgeninin iç açıları toplamını bilen bir Osmanlı topçu subayına rastlayamamıştı. Bir gün verdiği derste üçgenin iç açıları nedir diye sormuş, Osmanlı subayları arasında bu soruya cevap verebilen çıkmamıştı. En sonunda subaylardan biri: “üçgenine bağlı” diye bir cevap vermişti. İşte durum bu derece kötü idi. Ancak Osmanlı şanslıydı. 19.yy. Osmanlı için olduğu kadar Avrupa için de çalkantılı biri dönemdi. Devrimler, savaşlar, isyanlar ardı adına patlıyordu Avrupa topraklarında. Başarısız olan isyanlardan ya da devrim teşebbüslerinden sonra bu eylemlerde yer alan subaylar kendi ülkelerinde daha fazla duramıyordu. Hizmetlerini sunacakları yeni bir ülke arıyorlardı. Osmanlı da bu subaylara kucak açtı. Osmanlı ordusu bir anda Macar ve Polonyalı subaylarla doldu. İhtiyaç duyulan kalifiye subaylara ulaşılmıştı. İvo Andriç bize bu subaylardan birinin hikayesini anlatmakta; Ömer Paşa diğer ismi ile Mihaylo Latos. Zaten kitabın orijinal ismi de bu iki ismin birleşimi; Omerpasha Latas. Ömer Paşa Macar asıllı bir subay. Deha seviyesinde matematik ve geometri bilgisine ve yeteneğine sahip. Bu özellik onu Avusturya Harp Akademisinde yüksek derece ile mezun olmasını sağlıyor. Ancak babasının karıştığı bir yolsuzluk ve sosyal olarak alt kesimden gelmiş olması, Avusturya ordusunda ilerlemesinin önüne çıkan engellerdir. Latas bir şekilde Osmanlı topraklarına kaçar ve yüksek zekâsı onu her yerde belli eder. Çok geçmeden Müslüman olup Osmanlı ordusuna katılmıştır. Sadece zekâsı ve hırsı ile nam salmaz. Sözüne güvenilmez de bir adamdır. Aynı zamanda isyanları çok sert bir şekilde bastırması ile de bilinir. Acımasız bir subaydır. İşte Ömer Paşa ’nın serasker olarak başını çektiği Osmanlı ordusu, çıkan bir isyanı bastırmak için Saraybosna’ya giriş yapar. İsyanın çıkma sebebi Osmanlı’daki reform çabalarıdır. İsyan edenler ise bir zamanlar Sultan’ın has tebaası olan Müslümanlardır. Avrupa devletleri özellikle reayanın (Müslüman olmayan halk) şartlarının düzeltilmesi, eşitlik getirilmesi konusunda baskı uygulamaktadır. Dönemin padişahı Abdülmecit de birtakım reformları yürürlüğe sokmuştur. Tabi bu reform hareketleri özellikle gücü elinde bulunduran bazı derebeyleri tarafından hoş karşılanmamış, isyanlar patlak vermiştir. Ömer Paşa da bize hem Ömer Paşa’nın kendi hikayesini hem de bu isyanın bastırılması sırasında olan olayları anlatmakta.
Kitapta bahsi geçen Ormanlı Ordusu ya da Türk Ordusu sadece ismen Türk. Zira subayların neredeyse tamamı Macar, Makedonyalı ya da Leh. Askerlerin de büyük kısmı Arnavut paralı askerlerden oluşmakta. Az sayıda Anadolu’dan gelen subay, er mevcut. Orduyu Hristiyan ordusundan ayıran tek şey kafalarına taktıkları feslerdir. 46. Sayfada İvo Andriç bir tespitte bulunuyor. Bu tespit yeni Osmanlı ordusu ile geleneksel Osmanlı ordusu arasındaki farkı anlamamız açısından önemli:
“Ama aynı zamanda bu ordu farklıydı, geleneksel Türk ordularından daha kötü, daha iğrençti, çünkü o geleneksel ordular gibi yüceliğinin ve doğal vasıflarının bilincinde değildi, onların ne ahlakına, ne düzenine ne de disiplinine sahipti.”
Orduda konuşulan diller de çeşitlilik göstermekteydi.
“Lehler arasında Lehçe, Macarlar Macarca konuşuyordu; ortak dil Almanca’ydı ve güncel konulara, askerliğe, kadınlara, içkiye ve paraya ilişkin her şey Türkçe konuşuluyordu.” S.78
Osmanlı ordusunun Saraybosna’ya gelişi halkı oldukça tedirgin ediyor. Ordu çok ihtişamlı ancak aldıkları yetkiyi nasıl kullanacakları meçhul. Zira başlarında Ömer Paşa diye ismi çok da iyi anılmayan bir serasker var. Paşanın diğer ismi “Ayaklanmaların Celladı”. Ordunun şehre girmesiyle tutuklamalar, baskınlar, sürgünler başlar. Bir yandan da tehditler havada uçuşuyor. Ordu gece gündüz dağlarda tepelerde isyancı arıyor, bulduğunu da asıyor ya da kurşuna diziyor. Ömer Paşa isyan edenleri üç gruba ayırmış. İlk gruptakiler silahlı isyan başlatanlar. Bulundukları yerde öldürülecekler. İkinci grupta yer alanlar ülkenin en doğusuna sürülecek, böylece devletin büyüklüğünü anlamış olacaklar. Son grupta yer alanlar yataklık edenler yer almakta. Bunlar da yüzer değnek yiyecek ve neye cüret ettiklerini anlamış olacaklar.
Kitap özellikle ordu içinde yer alan devşirme subayların durumu ile ilgileniyor. Zira psikolojik durumları pek iyi değil. Canlarını kurtarıp Osmanlı’ya sığınmışlar, mesleklerini iyi bir para karşılığında icra ediyorlar ama mutsuzlar. Hiçbirinin Osmanlı ile ilgili bir hayali yok. Tüm hayalleri aslında terk ettikleri ülkelerinde kalmış. İçleri buruk. Bu sebeple kendilerini alkole vermişler, su gibi içiyorlar.
Kitapta Ömer Paşa haricinde başkalarının da hikayeleri mevcut: Ömer Paşa’nın eşi İda (Saide Hanım), ressam Karas, Kostaş Nenisanu, Mustafa Bey (Nikola) kitapta hikayesi olan diğer karakterler. Özellikle Saide Hanım’ın hikayesi 19. Yy’da kadın olmanın zorluklarını anlatır cinste.
Kitaptaki karakterlerin ortak özelliği ise büyük ya da küçük, az ya da çok hepsinde ruhi sıkıntılar olması. Mutlu olmamaları, olamamaları. Bunda belki de yaşadıkları dönemin etkisi veya Osmanlı Devleti’nin sebep olduğu sıkıntılar olabilir. Kitabın bir yerinde “Türklerin işgalinde kalmış bir ülkede yaşamamalı insan. Aklı başında biri böyle bir ülkeye gitmez, yolu dişse de kaçıp kurtulmalı, en az 50 mil mesafe koymalıdır araya” türünde bir söylem var.
Ömer Paşa gerçekten de yaşamış bir komutan. Osmanlı ordusunda önemli görevler icra etmiş. Ayaklanma bastırma konusunda uzman. Ancak en büyük görevi Kırım Savaşı sırasında yapmış. Kitaptaki diğer karakterler mesela Ida yani Saide Hanım da gerçekten yaşamış biri. Son olarak kitabın kapağındaki resim gerçekten de Ömer Paşa’ya ait.
Ben bu kitabı beğendim. İvo Andriç Sırp bir yazar olmasına rağmen objektif kalmayı bir şekilde başarıyor. Kuşkusuz okuduğunuz her satır hoşunuza gitmeyecek. Ama bunlar yaşanmış maalesef. Bunu bu şekilde kabul edip kendinizi kitabın akışına bırakmanızı tavsiye ederim.