1.SEZON 5.BÖLÜM Kuyucaklı Yusuf’a Psikanalitik Bir Bakış Vahim bir tablo ile roman başlıyor. Anne babası eşkıyalar tarafından katledilmiştir. Küçük Yusuf’un anne ve babasının yanında vakur bir ifadeyle duruşu önemli bir kesit, Kaymakam Bey’in bu çocuğu sahiplenmesi vicdanlı bir devlet adamı kimliğini temsil eder. Ancak evlerinde Kaymakam’ın karısı Şahinde Hanım tarafından küçük Yusuf benimsenmez. Annesi zaten olmayan Yusuf, İsteksiz Cici Annesi tarafından da tamamıyla annesizliğe terkedilir. Aidiyetsizlik duygusuyla yaşayıp büyüyen bir çocuğun psikolojisinden bahsediyoruz. Anne’nin sahiplenilmişlik ve aidiyet duygusunu tatmayan Yusuf, üvey kardeşi Muazzez’i öz kardeşi gibi sahiplenir. Evde hem ağabey hem de baba-yarısı konumundadır. Burada çocuklukta yaşanmamış duyguların bastırılması söz konusudur. Kaymakam’ın devlet adamı olması sebebiyle Edremit’e tayini çıkması bu sefer de Yusuf’un okulu yarım bırakmasına sebep olur; yarım bırakılmış bir okul ve yeni taşındığı bir muhit, yepyeni bir çevre, yeni insanlar, yeni yüzler . . . Tüm bunlar adaptasyon sorununu da beraberinde getirir. Yaşanılan çevre ile aidiyet bağı kurabilmek, bir bireyin hali hazırda mevcut özelliklerini topluma kabul ettirmesi ya da o toplumun değerlerine göre esnetip kendini adapte edebilmesini gerektirir. Birey kendini hangi toplumsal gruba, coğrafyaya, düşünce sistemine … vs ait olduğunu kendi karakter yapısına uygun olanı seçerek hatta iç güdü ve iç sezilerle bulmalıdır. İnsanlar, farklılıklardan ziyade benzerliklere odaklanırlar; bu yüzden de insan, kendine benzeyeni seçer. Bu sebepten dolayıdır ki toplumun benzerliklere odaklanan yapısı, farklılıklara sahip bireylerin dışlanmalarına, ötekileştirilmelerine ve dolayısıyla aidiyetsizliği hissetmelerine sebep olmaktadır. Bu durumda aslında toplum Birbirlerine Benzeyen İnsanlar Sürüsü durumu almış oluyor ki zaten genel durum da böyledir. İnsanlar ancak benzerleriyle bütünleştiklerinde kendilerini güçlü hissederler. Aidiyet duygusu, insanları bir arada tutan çimento gibidir. Özünde arafta kalmış bir konudur Aidiyet Sorunsalı ve karmaşıktır çünkü insan, kendi özgürlüğünün esiridir, ancak öteki taraftan da tutunacak bir dal/sığınacak bir liman arayışındadır hep. Yalnızlıktan içgüdüsel olarak korkar ki yalnızlık duygusu da insanın en ilkel dürtülerinden biridir aslında. Bu konuya girersem inceleme dağılır. Arafta kalmış insanlığın durumu ciddi zordur; annesinin elini bırakıp koşmak isteyen 5-6 yaşındaki çocuk gibi hem özgürlüğünün peşindedir; diğer yandan da anne biraz yanından ayrılır gibi yapınca da kızılca kıyameti koparıp çığlık çığlığa zırlar salya sümük ağlar, herkesin içinde. Çocuksu çirkefliklerin her birini ardı sıra diziverir o anda. Aidiyet Sorunsalı, akabininde varoluşsal sancıları da beraberinde getirir ki Kuyucaklı Yusuf'un en büyük karın ağrısı da budur zaten. Hayat, hedefi olmayanlar için bir ızdıraptır. Yusuf da romanda bu ıstırabı dibine kadar çekmektedir. Bu varoluşsal sancıları daha iyi anlamak adına biraz daha derinlere - bodrum katına - inmek gerekir. ALFRED ADLERİN BİREYSEL PSİKOLOJİ KAVRAMLARI BAĞLAMINDA KUYUCAKLI YUSUF ANALİZİ : Sosyal İlgi/Toplum Duygusu (Social Interest): İnsan, sosyal bir varlıktır ve bu özelliği, ona doğuştan genetik aktarımla gelmiştir. İnsanlığın evrimi sürecinde de diğer insan türü primatlardan kitlesel iletişim kurabilme ve toplu bir şekilde organize olabilme yetenekleri sayesinde kendinden önceki ilkel türlerden sıyrılmış ve öne geçmiştir. Dolayısıyla zaten doğal genetik aktarımı sebebiyle bundan bir kaçışı da yoktur. İnsan, sosyal bir varlık olmak zorundadır. Toplumdan kopuk halde yaşayamaz; insan, genetiği kodlanmış sosyal bir varlık olarak kendini bu sosyal özünden ayırması da zaten mümkün değildir. Tüm bireyler, toplum için çalışıp dünyayı daha yaşanabilir, güzel bir hale getirmeye çalışmalıdır. Eğer olur da birey, sosyal bağlarından kendini ayırırsa mutsuz/bir yarısı eksik kalacaktır. Temelde amaçlanan şey, zaten bireyin toplumla kaynaşıp – topluma eklemlenip - ‘‘birey’’ niteliği kazanmasıdır; BURAYA DİKKAT (!) >>> Bu noktada Bireysel Psikoloji, Psikanalizden ayrılır. Psikanaliz, bireyin dürtüleri ile toplum arasında bir savaş içerisinde olduğunu öne sürerken; Bireysel Psikoloji, bireyin diğer insanlarla iletişim kurmak için doğuştan bir potansiyel barındırdığını savunarak Psikanaliz’den kendini ayırmış olur. İşte tam olarak bu olguya ise ‘’Sosyal İlgi’’ denir. Bir insanın yaşamının değeri, yalnızca başkalarının hayatına neler kattığıyla, başkalarının hayatına ne kadar dokunabildiği ile ölçümlebilir. İnsanın sosyal bir varlık olduğuna vurgu yapan, bireyi kolektivist bir alt yapıyla toplumun/evrenin hizmetine sokan bu devrimsel kuramın mucidi ise Alfred Adler'dir. İşte bu, Psikoloji Biliminde devrim niteliğinde bir kuramdır. Ancak benim Alfred Adler'in Sosyal İlgi kavramından anladığım; nefes alabilen hayat belirtisi olan her şey, bu kapsamın içine girer; sadece insana özel bir kavram değil, aynı zamanda tabiatı tümden kabul edip hayvanı, bitkiyi, tüm canlıyı içine de alan bütünsel/kapsayıcı bir kavramdır. Kuyucaklı Yusuf , tabiatı gereği ilkel doğa insanıdır; genetik yapısı ve dürtüleri, tabiat yasalarına tabi olarak var olmaktadır. Tabiatın en saf hali ve kendine has doğal estetiği dışındaki her habitat (yaşam alanı) Yusuf’a aykırı hatta tiksinç gelecektir ki bu gayet normal bir durumdur. Kendi ilkel yaşam alanında doğup büyüse ve bir uğraşı olsaydı elbette o ilkel toplum içinde bir statüsü olacak ve Sosyal İlgi kavramından da nasibini alacaktı ancak bir insan kendine tamamen yabancı bir mekâna ve bütünüyle bambaşka davranışlar sergileyen bir toplum arasına bırakılınca tüm normal şartlarda işlemesi gereken bu türden tüm psikoloji yasalarını da devre dışı bırakıyor. Toplumda kendine yer arar Yusuf ancak toplumsal düzenin öngördüğü yükümlülük ve ödevleri yerine getiremediğinden toplumla uyum sağlayamaz ve içten içe huzursuz olur. Bu sıkıntı şöyle yansır romana: "... yerini bulamama'nın azabını bütün teferruatıyle duymakta idi. Bu his herhangi bir işsizliğin verdiği can sıkıntısı veya endişeye benzemiyor, insanı gözle görülür bir şekilde eziyor ve yavaş yavaş, hayatta lüzumsuz olduğu kanaatini uyandırıyordu." (s. 166) Jean-Jacques Rousseau, "Hiçbir zaman gerçekten herşeyin huzursuzluk, yükümlülük ve ödevden ibaret olduğu medeni topluma yaraşır bir insan olmadım; ve benim bağımsız tabiatım, insanlarla birlikte yaşamak isteyene gerekli olan bağlılıklara uyma konusunda beni daima yetersiz kılmıştır..." diyerek belirtir. Küçük bir Jean-Jacques Rousseau molasından sonra Alfred Adler'i kaldığımız yerden devam edelim . . . YARATICI BENLİK (The Creative Self) : Bireyler, kendi sahip olduğu bilgiler dahilinde kafasında şekillendirdiği bir inanç ile hayata bakış açısını geliştirir. Yani, bireyin zihninde kendine has bir yorum bulunur. İşte bu durum, Bireysel Psikoloji’de bireyin dünyaya bakış açısını oluştururken diğer yanda bunu oluşturabilme/yaratma yetisine de Yaratıcı Benlik demektedir. Yaratıcı Benlik, insanın hayatına kendine has bir yaşam gayesi koyar, bu gaye davranışlarda birbiriyle örtüşmeyi beraberinde getirir kişilik ile bütünsellik oluşturur. Her bireyin özel yaşamında küçük-büyük mutlaka bir hedefi vardır. İnsan doğası gereği, bir amaca yönelik/ileriye atılan bir varlıktır. İşte bu gayeye ulaşırkenki tüm çabalar zincirine, Kurgusal Finalizm denilir. İnsanlar, gözünü dünyaya aciz/muhtaç (aşağılık vaziyette/konumda) açar ancak azgın bir mükemmele ulaşma dürtüsüyle yaratıcı bir güce sahip bir varlıktır. İnsanı anlamak/insanın kodlarını çözümleyebilmek, mükemmele ulaşan yoldaki yaşam gayesini anlamaktan geçer. Motivasyon kaynakları nedir? Örneğin hedefe vardığında bu hedeften bencilce sadece kendi egosunu mu tatmin edecektir, kendi zevki için bolca para kazanıp kendi kendini mi ihya edip hedonist bir hayat mı sürecektir yoksa insanlığın hizmetine/katkısına sunacağı bir evrensel bir hedefe ulaşmanın mutluluğunu mu tatmaktır motivasyon kaynağı… Ya da bir doktorsa keşfettiği bir tedavi yöntemini bulup dermansız hastalara şifa dağıtmasındaki haklı sevinci haklı gururu yaşamak mıdır? Bu yüzdendir ki hedefi olmayan, her bir günü birbirine benzeyen monoton hayata sahip insanlar için hayatın çok da bir anlamı yoktur. Her gün aynı doz sakinleştirici gibi kendilerini uyuşturan, sadece günü geçirtecek kadar katmadeğersiz mütevazı hobilerle uğraşarak ya da tv ekranlarında boş tv programlarla zaman geçirerek ölü saatlere kendilerini teslim ederler. Alfred Adler, çok mu haksız acaba? Kısaca; Yaratıcı Benlik, Ne ile doğmuş olduğumuz değil yeteneklerimizle Ne yaptığımız/yapabildiğimiz” ile ilgilidir. Aşağıdaki alıntıda görüleceği üzere; Yusuf’un ‘’İşten’’ kastettiği yaşamsal bir gayedir. Yani, yukarıda da bahsettiğim üzere; bu gayeye ulaşırkenki tüm çabalar zinciri olan ‘’Kurgusal Finalizm’’'dir. Bu perspektiften aşağıdaki satırları okuyunca ruhunun arkasına saklanan o esrar perdesi biraz olsun aralanıyor: ‘’Kendisinin dünyaya bir iş için geldiğini müphem bir şekilde hissediyor, fakat bu işin ne olduğunu bilmiyor ve etrafında kendisine "Bu benim işim!" dedirtecek bir şey göremiyordu. Yusuf bunları tahlil edecek seviyede olmamakla beraber, "yerini bulamama"nın azabını bütün teferruatıyla duymakta idi. Bu his herhangi bir işsizliğin verdiği can sıkıntısı veya endişeye benzemiyor, insanı gözle görülür bir şekilde eziyor ve yavaş yavaş, hayatta lüzumsuz olduğu kanaatini uyandırıyordu. Kendinde her şeyi yapabilecek kuvveti görmek, sonra yapılacak hiçbir şey bulamamak... Tükenmek bilmez bir sabırla bir meçhulü beklemek...Nihayet bütün bunları sisli bir havadaki ağaçlar gibi belli belirsiz, karışık bir şekilde hissetmek...Bu, uzun zaman dayanılır şeylerden değildi.’’ Elbette böyle bir hayat, kimse için dayanılır gibi değildir. Kuyucaklı Yusuf’u anlatan en net cümle: ’’Hayatta hiçbir şey ona kıymetli görünmemiş, peşinden koşmak, erişmek, sahip olmak arzusunu vermemişti. Etrafına daima bir yabancı gözüyle bakmış, hiçbir yere bağlanmak arzusu duymamış, bu yalnızlığının gururu içinde, memnun olmaya çalışmıştı. Şimdi ilk defa bir şey istiyor, hem de korkunç bir şiddetle istiyordu. Fakat niçin bu istek bir imkânsızlıkla beraber gelmişti? Niçin hayatının bu en büyük arzusunu, şimdiye kadar belki yine içinde, fakat en gizli yerlerde saklı duran bu arzuyu, hapsedildiği yeri parçalayarak ortaya çıkar çıkmaz, öldürmeye mecbur kalıyordu?.. Niçin? Kimin için?...'' s.98 Kuyucaklı Yusuf, roman karakterinin yanıbaşında dağ gibi duran romanın ikinci bir dev roman karakteri daha vardır: Kaymakam Selahattin Bey Filozof karakterli, bu hikmetli devlet adamını özel bir başlıkta incelemek gerekir. 1.Sezon 6.Bölümden devam edebilirsiniz 👉🏻 #255564560
Edebiyat
·
165 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.