1.SEZON 6.BÖLÜM Özel Roman Karakteri Analizi Kaymakam & Cici Baba Selahattin Bey Kuyucaklı Yusuf, ana karakter olsa da ben Kaymakam Bey karakterini çok yönlü olması açısından en az Yusuf kadar çarpıcı buldum. Yusuf, sadece aidiyet arayışı içerisinde bir varoluşsal sancıyla eserin başından sonuna kadar tek yönlü boyutta ilerlerken Kaymakam karakteri, hem aile babalığı hem devlet adamlığı hem de insani/vicdani taraflarıyla çok yönlü ve gerçekçi öğeler sunan bir karakter oluşturmuş, Sabahattin Ali . Kaymakam Bey’in, hem olgun ve vakur bir aile babası oluşu, eşinin dırdırına ve cehaletine rağmen onu kabullenişi ve kazanma çabaları ile iyi bir eş olması; hem milletin yetim kalan evladına kol kanat geren gerçek bir devlet adamı oluşu hem de bir vicdanlı birey/insan olarak bir öksüzü/yetimi sahiplenişi hem de devlet malına sahip çıkan, yolsuzluğa bulaşmaktan özellikle imtina eden halk tarafından da sevilen/sayılan duruşuyla Babacan Bir İnsan ve Gerçek Bir Devlet Adamı profili çizmektedir. Özellikle Kaymakam karakteri üzerinden devlet içindeki yozlaşmışlıklara, bürokratik tıkanıklılara, para ağalarının/esnafların devlet otoritesi üzerindeki dolaylı veya direkt baskılarına romanda tanıklık etmekteyiz. Bu özelliğiyle Kaymakam Bey roman karakteri, çok yönlü konulara geçiş imkânı sağlamış, romanın iç çapını genişletmiştir. Kaymakam Selahattin Bey’in işi zordur. Hem karısı Şahinde’nin cahilliğine katlanıp onu kitapların dünyasına çekme gayretine girer hem de Yusuf’a türlü türlü nasihatler vererek onu bir parça da olsa yontmaya çalışır. Tüm bu çabalarına baktığımızda aslında kaymakamdan çok bir başöğretmen gibidir. Herkese her konuda yol gösterir, çizgisini bozmadan insan kalabilmenin, insanları kazanabilmenin derdindedir. Kaymakamdan çok bir öğretmen gibidir demiştik ya; aynı bir öğretmen misali etrafına ışık verdikçe eriyen bir mum gibi hastalanarak tükene tükene yavaş yavaş yaşamı son bulur. Sabahattin Ali, romanda bu yavaş yavaş son bulacak olan hayatını kademe kademe çok güzel kompanse etmiş; sanki her bölümde hastalığın (tükenişin) bir kademe daha ilerlediğini okura hissettirir gibi malum sona (…) okurunu hazırlamıştır. Bak bu adam romanın sonuna kadar sanki dayanamayacak gibi duruyor sen yavaştan alışıver ki çok sarsılmayasın der gibi okurunu kötü habere önceden alıştırmış gözüküyor, Sabahattin Ali. Bu da Sabahattin Ali‘nin başka bir ustalık alameti olsa gerek. Kaymakam’ın sonunu ölüme götüren belli başlı etkenler vardır: devlet adamlığı görevinde karşılaştığı sıkıntılar, aile hayatındaki sorunlar, Yusuf’un sosyal yaşama adaptasyonu sorunu. Adım adım bu süreci incelemeye başlayalım: "Prens Düşünür, Ama Tüccar Yönetir." Diyen Nietzsche’yi Haklı Çıkartan Bir Roman: Kuyucaklı Yusuf Alman Filozof Friedrich Nietzsche ile Sabahattin Ali’nin ne ilgisi olabilir ki dediğinizi duyar gibiyim. Anlatayım . . . Evet, Kuyucaklı Yusuf romanındaki Kaymakam Selahattin Bey karakteri, "Prens Düşünür, Ama Tüccar Yönetir" diyen Friedrich Nietzsche’yi haklı çıkartmıştır. Nasıl mı? Kaymakamlık makamı, kasabanın en üst mertebede devletin temsil edildiği yüce bir makamdır ve bu makamın sahibi de Kaymakam Selahattin Bey’dir. Ancak en başında da bahsettiğim gibi yolsuzluğa bulaşmaktan özellikle imtina eden katı bir tavrı ve duruşu vardır. Bu duruşuyla selefinden ve kendinden öncekilerden oldukça farklıdır. Kendinden öncekilerden süregelen bir gelenek halini almış olan esnaf ile kurulan aşırı samimiyetten iyice içli dışlı olmalardan hep kendini uzak tutma gayretindedir. Ancak eşrafın tüm kasaba üzerinde öyle bir baskısı vardır ki bu, pek de dayanılacak cinsten değildir. Paranın gücünü kullanarak tüm gücü ele geçirmeye eskiden beri alışmışlardır ancak bu sefer karşılarında dürüst bir devlet adamı vardır. Paranın hükmünü bilen ve para ile tutsak etme sanatının ustaları olan bu adamların, bu dürüst ilkeli adamı (Kaymakamı) da bozacak planları elbette vardır. Hayatında hiç kumar oynamamış böylesi dürüst devlet adamına kumar oynatacak onu altından kalkamayacağı ağır bir maddi borç yükünün altına sokacaklardır. Buradaki prensip, normal yollardan dize gelmeyeni başka yollardan dize getirirler prensibidir. Ana yol kapalıysa, ara yollardan ana yola çıkan başka yollar da vardır elbet; birkaç ustaca manevrayla kapalı olan yol, bir şekilde elbette açılır ki para ile tutsak etme sanatı ustaları (!) bunun yolunu da gayet iyi bilmektedirler. Kaymakam Bey, kumar oynarken kapana kısıldığını hisseder. Esnaf Hilmi Beyle kumar oynarken yüz hatları çizilir, ruhu sıkışır ancak o cenderenin içinden kendini bir türlü çıkaramaz, bir kere içine girmiştir ne de olsa. Romanda özellikle bu sahneler, Sabahattin Ali’nin usta betimleme yeteneğiyle çok güzel tasvir edilmektedir. Selahattin Bey, aslında bu konularda oldukça deneyimlidir. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde görev almış tecrübeli bir devlet adamı olarak esnafın bu tarz tutumlarının ve kurnazlıklarının farkındadır; uzun memuriyetlerin tecrübesi, yerlilerin kendisi gibi memurlarla niçin ahbap olduklarını ona öğretmiştir. Kasabalardaki eşrafın gücünü iyi bilir. Yani Kaymakam Selahattin Bey, Friedrich Nietzsche‘nin günümüzde de özellikle iş hayatında sıkça dile getirilen "Prens Düşünür, Ama Tüccar Yönetir" sözünün manasını da aslında pek iyi bilmektedir. Bundan korktuğu için daha en başında işi sıkı tutmakta esnafla samimiyetten kaçınmakta onlara mesafeli davranmaktadır. Bu hakikati destekleyen başka bir hakikat daha vardır ve Kaymakam Bey "Memleketi asıl idareleri altında bulunduran bu adamların karşısında bir hükümet memurunun ne kadar az kıymeti olabileceğini; bir kaymakamın, aşağı yukarı, kendisine itibar edilen, fakat işlerine engel olmaya başlayınca derhal tüydürülen bir kukla olduğunu..." da gayet iyi bilmektedir. Ancak Kaymakam’ı ölüme götüren en büyük sebep aile hayatı gibi gözükmektedir: BİR TÜKENMİŞLİK SENDROMU VAKASI : Kaymakam Bey’in Yorgunluğu Kaymakam Bey’in yorgunluğu, işinden evine geldiğinde bacaklarını divana uzatıp da köpüklü sade Türk kahvesini içtikten sonra ağrısı azalarak geçen türden bir yorgunluk değildir. Hayat Yorgunluğu denilen şey, onu günden güne tüketmektedir. Karısı Şahinde Hanım’ın dizginlenemeyen dırdırları ve cehaleti ; kasaba eşrafının baskıları ve kasabadaki kirli ilişkiler zinciri ; Yusuf’un kördüğüm olmuş ruh hali sonucu çevresiyle olan uyumsuzlukları onu oldukça yormaktadır. Ancak onun ne cahil ve çirkef karısı Şahinde’yle baş edebilecek sabrı ne de kirli ilişkiler ağını bildiği halde esnafla mücadele edeceği bir gücü ne esnaf Hilmi Bey’in tiksinç karakterli oğlunun kızı Muazzez talip olmasına karşı gelecek bir mukavemeti ne de garip davranışlı ilkel Yusuf’u normal hayata adapte edebilecek bir çözüm yolu kalmamıştır. O, artık yorgun bir bürokrat, yorgun bir aile babasıdır. Bu adım adım tükeniş zaten Sabahattin Ali’nin kalemiyle nakış gibi işlenerek betimlenmiş. Tükenmişlik Sendromu’nu her Allah’ın günü dibine kadar yaşamaktadır; hayatı çekilmez olarak görmekte olan ve gençliğini kaynamış kanının en azgın haliyle geçirip hoş anılarla arkasında bırakan bu adamın artık parmağını kaldıracak takati kalmamıştır. Bunun tek müsebbibi ise Lanet Olasıcası Hayat’tır. Hayat, kötücül karakterli insanlara gösterdiği cömertliğini bu iyi kalpli adama göstermemiş; tabiat yasalarının adalet terazisi şaşmıştır. Artık o, canlılığını yitirmiş günden güne tükenmekte olan bir adamdır. Yorgun bedeni yeryüzünde artık sadece kütlesel olarak bir yer kaplamaktadır; ruhu ise ense kökünden buhar olup çoktan uçmuş, gitmiş gibidir. Şu cümleye bir bakar mısınız? Dibine kadar tükenmişlik yok mudur burada? "Yalnız, benim artık daha fazla uğraşmağa takatim kalmadı. İşi daha fazla sürüklemek, bir sürü kurnaz ve insafsız kurtlarla uğraşmak, onlara her gün ayrı bir bahane bulmak (...) artık elimden gelmiyor.'’ (s.64) Bu kadar dertle mücadele edebilecek gücünün kalmamış olması, sadece psikolojik değil aynı zamanda fizikseldir de. Belki de bu durum, psikolojisini iyice dibe çekmektedir; Selahattin Bey, hasta olmuştur. Kalbi zaman zaman sıkışmakta; ölümün nefesini ensesinde hissetmektedir; yıllardır dertle kederle atmaktan sıkılmış/yorulmuş kalp kasları, ezilip büzülmüş duvarı çatlamış kalp damarları artık koca bir ömrün varacağı malum finalin tezahürü halinde ilk sinyalleri kendisine vermektedir. Bu durumun elbette, psikolojisini etkilemesi doğaldır. Karşısında kapı gibi salt bir gerçek durmaktadır: Yaklaşan Ölüm Gerçeği Yaklaşan Ölüm Gerçeği ve Kaymakam Karakteri Üzerinden Ölüm İle Konuşmalar: Ölüm gerçeği, herkes tarafından bilinir ancak çevresinde veya yakınlarındaki bir ölüme şahit olmayan insanlar, özellikle bu duygunun hissettirdiklerini tam olarak kavrayamaz sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya devam ederler. Elbette, bilirler ancak bir yandan ölüm hakkında düşünüp keyfinin kaçmasını da pek istemezler. İnsanların genel sanılgısı/yanılgısı, psikolojik ya da fiziksel olarak hasta hissedilmeye başlanıldığında bu tür bir yorgunluğun hissedilmesidir. Halbuki bu, çok öncesinden başlamış olan bir süreçtir. Yorgunluğa sebebiyet veren ölüme götüren süreçte ortaya çıkan hastalık değildir. Yorgunluk (Hayat Yorgunluğu) ilk adım (doğum) ile başlar son adıma (ölüm) kadar gider, bu perspektiften bakıldığında doğum ve ölümün birbirlerine göbek bağıyla bağlı olduğu doğum ile başlayıp ölüme kadar geçen tüm süreçlerin insanın ölümüne sebebiyet verdiği düşünüldüğünde son zamanları hastalıkla geçen ve ölüme doğru giden tüm süreçlerin o kadar da suçlu olmadığını, hatta hastalığa ve ölüme biraz da haksızlık yapıldığı, onların günah keçisi ilân edildiği gerçeği ortaya çıkıyor. Bu gerçeği görebilmek, özellikle yaşamın en enerjik en toz pembe yıllarında farkına varabilmek ise hiç de kolay değil. Adalet terazisine koyup tarttığımızda son günlerin insanı canını almakta aslında diğer günlerle aynı oranda suçlu olduğu gerçeği de ortaya çıkıyor. Kaymakam Selahattin Bey’in de yorgunluğu son zamanlarında ortaya çıkmış gibi görünse de Kaymakam Bey’i hayat çok öncelerden zaten yormaya başlamıştır bile. Lakin Kaymakam Bey gibi dürüst, ilkeli, fedakâr ve merhametli insanlar için en başından en sonuna kadar hayat hiç de kolay geçmiyor. Kaymakam’ın yorgunluğu, sadece son günlerinde takatsizlik ve hayatın geri kalanını beklentisiz karşılamak hali, davranış ve düşüncelerinde vuku bulmuştur. Son günlerini takatsizlik, hastalıkla geçiren Kaymakam Bey de ölüm korkusu, çaresiz bir tevekkül halini alır neredeyse tamamen tükenmiştir, son el dönerken kumar masasında her şeyini kaybetmeyi bekleyen o umutsuz kişi gibidir; bilir ki malumun (ölümün) gölgesi adım adım ona yaklaşmaktadır. Bu psikoloji, onu kaderci bir anlayışa sevk eder. Özellikle Yusuf’a bir babadan çok bir bilge adam kimliğiyle nasihatler verir. Hayatı olduğu gibi kabullenmek gerekliliğini ona sürekli vurgular: Özellikle, Yusuf ile arasında geçen diyalogdaki şu satırlar, Kaymakam Bey’in hikmet ehli vasıflarının yükselip zirve yaptığı satırlardır. Sabahattin Ali, romanında sanki sıradan bir devlet görevlisini değil de bir filozofu konuşturmuştur adeta. Şu satırlara bakın sanki bir Kaymakam değil de filozof söylemiş gibi durmuyor mu? Filozof Karakterli Bir Cici Baba’dan Oğluna Bir Hayat Dersi : ''Bu iş sana göre değil ama, ne yapalım?" dedi. "Biliyorum, canın sıkılacak, fakat insan yavaş yavaş alışır. Gördün ya, kimsenin bir iş yaptığı yok. Mesele o odanın içinde beş on saat oturuvermekte... Lüzumsuz gibi görünür ama, bunsuz da dünya dönmüyor. Öyle ya, herhalde böyle boş oturmanın da bir hikmeti var. Bir bakarsın, hükümetteki işlerin hepsini eli kalem tutan iki kişi bile çevirir dersin. Lakin o kalabalık olmasa âlem birbirine girer. Mesele memurların yaptığı işte değil, onların mevcut olmasında. Şimdi sen o tozlu odada oturdukça kendi kendine: "Benim burada ne lüzumum var?" diyeceksin! Yanlış!.. Mademki sen bir kere hükümet kapısından içeri adımını attın, artık lüzumlusun. Sen olmasan muhakkak bir yerde bir aksaklık çıkar... Bunları işkembeden atıyorum sanma, bir zamanlar ben de başka türlü düşünüyordum; her şeyi aklımla halletmeye kalkıyordum. Fakat artık dünyada bir tek şeye inanıyorum: O da tecrübe. Sana söylediğim şeyleri otuz seneye yaklaşan bir hayat bana öğretti. Sen de yavaş yavaş yola gelirsin. Benim şurada üç günlük ömrüm kaldı; aklında bulunsun diye bunları söylüyorum. Hayattan fazla şeyler bekleme. Dünyada her felaketin içinden en az zararla sıyrılmanın yolu hayata uymak, muhite uymak, hiç sivrilmemektir. Geçen gün Ceza Reisi bir kitap verdi. Şöyle karıştırdım. Derin bir şey. İsmi Amak-ı Hayal , senin anlayacağın, hayalin dibi. Orda yazıyor: Bir gün Allah peygamberleri çağırıp sormuş, saadet nedir? demiş. Her biri kendilerine göre cevap vermişler. Musa: Arzı Mev'uda gitmektir; İsa: Bir yanağına vurana ötekini uzatmaktır; Buda: Hayatta hiçbir arzusu olmamaktır, yollu şeyler söylemiş. Sıra bizim Muhammed'e gelince: "Saadet hayatı olduğu gibi kabul etmektir..." demiş. Ne doğru söz! Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli... Bazı şeyler vardır, canımızı sıkar; "Bu neden böyle? Böyle şeyleri dünyadan kaldırmalı!" deriz. Bazı şeyler de mevcut değildir. İçimizden, bunların olmasını ister, hatta bu uğurda çalışırız. İkisi de saçma ve faydasızdır. İnsan dediğin mahluk hiçbir şeyi değiştiremez. Bunun için, gönlünün rahat olmasını istersen, gördüğün fenalıkların bile bir hikmeti olduğunu düşün ve yeryüzünde olmayan iyilikleri oraya getirmek sevdasına kapılma... Sonra en mühimi: Kendini halinden şikâyet etmeye alıştırma! Ömrünün sonuna kadar dövünsen bu hayatın cefası tükenmez; kendine etmiş olursun. İçkiye de şimdilik pek heves etme. Bazen insan avunmak için başka çare bulamıyor ama, sen nefsine hâkim ol. Biraz daha yaşlandıktan sonra nasıl olsa başlarsın. Hatta o zaman lazımdır da. Akşamdan akşama iki kadehin zararı yoktur. İnsana dünyayı unutturur. Eh, bu dünya da unutulacak dünya zaten..." sayfa,181 İçinden bir filozof çıkarmış bizim Kaymakam Bey. Filozof olacağına Kaymakam olmuş bizim Selahattin Bey. Yanlış meslek seçimi. Yaşanmışlıklar, insana neler neler söyletiyor. Dertli ve hikmetli adamın varlığı, yokluğu ile ancak anlaşılacaktır. Tam da bu noktada; Fyodor Dostoyevski‘nin meşhur sözü ne kadar da doğrudur: ‘’Bir insanın değerini varlığı değil, yokluğu gösterir.’’ Evet, Kaymakam Bey’in vefatıyla ahali bir gerçeği geç de olsa anlamıştır. Böylesi bir adamın hayattayken değerini bilmeyenler, öldükten sonra ancak farkına varabilecektir. Ölen kişi için en zor kısım artık bitmiştir, acısı sızısı artık kalmamıştır. Ölen kişi, ölümü bilmediğinden Kaymakam Bey adına zaten hiç bir sorun da kalmamıştır. Bu saatten sonra arkasından iyi de deseler, kötü de deseler ne anlamı olacaktır ki…Her şeyi Dünya’da bırakıp gitmiştir. Ancak bu durum, ölümün ardında bıraktıkları için geçerli değildir. Onlar için asıl zorluklar şimdi başlayacaktır. Hem kasaba ahalisi hem de ailesi bu vefat sonrası kendi hayatlarından büyük bir parçanın da toprağın altına girdiğini anlarlar. Kaymakam’ın özellikle son zamanlarında özellikle her şeyden elini eteğini çekmiş bir görüntü vermiş olsa da en azından varlığı bir şeyleri frenlemekteydi. Ancak ölümüyle birlikte yerine geçen halefi ve onun suyuna giden eşraf ve jandarma kolluğu ile tüm değerler iyice kirlenecek kasaba topluca bir bataklığa sürüklenecektir. Kaymakam’ın özellikle son zamanları hastalık ve takatsizlikle geçmiş olsa da Kaymakam özünde pasif bir devlet görevlisi değildir ancak cahillikleriyle mutlu kasaba ahalisinden ve açgözlü eşraflarından daha doğrusu kötücül karakterli insanların sırnaşık varlığından bunalmış halde olduğundan dolayı şevki kırıktır. Aynı Kuyucaklı Yusuf’un da bunaldığı anlarda yaptığı gibi o da doğaya kaçar. ŞİMDİ BURAYA DİKKAT (!) > > Burada önemli bir nokta vardır: Soylu Vahşi İlkel karakter Yusuf, doğaya şefkatli kucağına doğru atını sürerken; İlkel atalarından genetik aktarımla gelen Soylu Vahşi İlkel İnsan’a ait olan güzel vasıflı insani değerlere sahip bir medeni insan olan Kaymakam Bey de bunaldığı anlarda aynı şekilde doğanın şefkatli kucağına doğru kaçar. Tabiat Ana’nın güzel insani vasıflara sahip olan insan türlerine Soylu İlkel de olsa Soysuz Medeni de Olsa kucak açan yegâne mekân olduğu gerçeği de burada ortaya çıkıyor. Yani iyilik, saflık, güzellik doğanın özünde var. KAYMAKAM BEY’ İN TERCİH EDİLMİŞ YALNIZLIĞI: Kaymakam Bey, ölesiye bir tek başınalık duygusu ve dayanılmaz bir yalnızlık hissiyle yaşamaktadır. Sanki bilinçli olarak saha çizgisinin kenarına çekilmiş hayatı çizginin dışından izler gibi bir görüntü vermektedir. Yüreğini ısıtacak ne bir gerçek dostu, ne hayat arkadaşım diyebileceği bir eşi ve mutlu bir ailesi/yuvası vardır. Kasaba ahalisi ise zaten hayattan kopuktur, cehaletleriyle mutlu ve sanki tutsan elinde kalacak cinsten insan sürüleridir. Arada bir tüm bunları unutmak için içki içtiği mütevazı bir dost meclisi vardır ama o da pek içini dökebileceği cinsten değildir. Yaralarıyla hesaplaşmalarını, kendiyle dertleşmelerini asıl hep kendi içinde yapar. Dışarıya değil daha çok içeriye konuşur gibidir; adeta Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabında geçtiği gibidir hali: “Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar. Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakarlar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar, yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. Çünkü henüz çaresi de, devası da yok bu dertlerin. Tek ilâç şarap yardımıyla unutmaktır.” Evet, aynen Kaymakam da böyle yapar zaten. İçerek unutmaya çalışır. Çünkü kendinin de hayat hakkında bildiği bir acı gerçek gün gibi ortada durmaktadır: ‘’Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli...Bazı şeyler vardır, canımızı sıkar; "Bu neden böyle? Böyle şeyleri dünyadan kaldırmalı!" deriz. Bazı şeyler de mevcut değildir. İçimizden, bunların olmasını ister, hatta bu uğurda çalışırız. İkisi de saçma ve faydasızdır. İnsan dediğin mahlȗk hiçbir şeyi değiştiremez.’’ Evet, insan denilen mahlȗk hiçbir şeyi değiştiremez. Ancak bunu içselleştirmek ve kabullenerek yaşamak da çok kolay değildir. Bu süreci sancılı atlatmaya çalışanlar veya hiç atlamayan insanlara hayat özellikle erkenden yaş aldırır, onları dibe çeker, yaşam enerjisini bitirir, ve sonunda da süründüre süründüre yavaş yavaş tüketir. Tüm bunlarla içeride mücadele ederken bir de bakarsın ki yaşın kadar yaşamamışsındır. Tokat gibi yüzüne bir anda çarpan bu acı hakikat; ne kadar da absürt gözükür insanın gözüne. Saçma bir tiyatro oyunu gibi bir görüntü gibi gelir dışarıda yaşanılan içi boş hayatlar. . . Kaymakam’ın bilinçli tercih edilmiş yalnızlığı, aslında baktığımızda ona çok da iyi bir yoldaş olmamıştır, insanın hayatında yaptığı büyük hataların müsebbibi çoğu zaman yalnızlığından, birşeyleri arkadaşlarınla sevdiklerinle paylaşmadığından gelir. İnsanın tek başına kaldığında kafası karışıp içinden çıkamadığı durumlarda o konuya güvendiği başka bir gözle bakılmasını, danışılmasını istediği zamanlara ihtiyacı vardır. Bazen birçok hata fikrine danışılacak bir arkadaşın olmamasından kaynaklanır. Kaymakam Bey, bu konudan çok muzdarip görünmektedir. Konuşacak adam akıllı bir kimseyi kendine bulamaması en sonunda onu dibe çekecek tüketerek bitirecektir. Şu detay gözden kaçmamalıdır ki Kaymakam Bey karakteri de en az Kuyucaklı Yusuf karakterinin yalnızlığı ve ortak acıları paralel giden bir karakter olarak roman akışında durmaktadır. Sırf bu sebepten dolayıdır ki en az Kuyucaklı Yusuf karakteri kadar güçlü bir karakterdir. İnceleme yazımda bu karaktere, özel bir analiz başlığı açmamın da ana sebebi budur. KAYMAKAM BEY KARAKTERİNİN ROMANDAKİ ASLİ GÜCÜ: Kaymakam Selahattin Bey karakteri, en ciddi aksiyonunu ise eserin ortalarından sonra - Yusuf, Kaymakam’ın kızını kaçırınca – alır. Yusuf’un eli ekmek tutmalı karısını, evini geçindirebilmelidir. Yıllardır çizgisini bozmayan, kimseye boyun eğmeyen, eşi dosta makam vermeyen adaletli dürüst bir devlet adamı olan Selahattin Bey, iş bu noktaya gelince bu çizgisinden taviz vermek zorunda olduğunu görüyoruz. Bazı insanlar, istediği kadar çizgisini koruma gayretinde hayata karşı dirense de maalesef bazen hayat o çizgiyi ite çeke bir gömlek gibi önce iyice kırıştırıyor, sonra iyice deforme ediyor, en sonunda deforme olan yerden bir santimetrelik yırtık görünce de carrttt! diye ortadan ikiye ayırıp yırtıyor. Kaymakam Bey’in durumu da bu gömleğe benzemiş. Hayat, maalesef Kaymakam Bey’i oldukça hor kullanmış üzerinden silkip atmıştır. Dik ve omurgalı duruşu, her dakika bozmaya çalışan hayat karşısında dürüst ve onurlu kalabilmek adına her ne kadar dışarıdan hakettiği takdiri göremese de çok büyük bir sanattır bu. Sabahattin Ali, Kaymakam Bey karakterinin bu hazin öyküsü, vicdanlı okurları bence Kuyucaklı Yusuf’un yaşadıklarından çok daha fazla üzmüştür. Kaymakam Bey, karakterinin vefatıyla birlikte kasaba ahalisinin başına gelen selefiyle birlikte halk daha çok dejenere olacak, karısı ve kızı yeni kaymakam bey ve eşrafının içki masalarında meze olacak, Yusuf zıvanadan çıkacak adeta delirecektir. Eserin finalini gördüğümüzde Kaymakam Bey karakterinin roman karakterlerini ve kurgusunu bir arada tutan bir Çimento görevi gördüğünü ve en az Kuyucaklı Yusuf karakteri kadar esere yumruğunu vurduğunu göstermektedir. Bu romanda en çok sevdiğim roman karakteri sendin, Kaymakam Bey. Ölümüyle güzel bir insanı uğurlamış oldum. . . Filozof Karakterli Kaymakam Selahattin Bey’in diyalogları eserdeki en canlı ve vurucu satırlardır. En çok onun satırlarını okumak, keyif vermişti bana. Varlığı ayrı yokluğu ayrı belirler romanın kaderini; romandaki en etkili, güçlü ve en sevdiğim karakterdir benim için. Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf romanının anahtarını elleriyle Kaymakam Bey’e emanet etmiş, sanki romanın kaderini belirlemesi için ona tam yetki vermiş gibidir. Bu güzel insanın ömrünü tüketen, onu yavaş yavaş diri diri mezara gömen Şahinde Hanım roman karakteri’nin incelemesine geçelim şimdi de . . . 1.Sezon 7. Bölümden devam edebilirsiniz 👉🏻 #255563985
Edebiyat
·
641 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.