·198 syf.··Beğendi
···Okunma: 08 Aralık 2017 17:22 İki sel olup akmadı gözyaşlarım kitabın kapağını kapattığımda, yalnızca biriktiler gözümün kenarında, öylece kaldılar. Öyle ya tam o anda varmıştım çünkü uçurumun sonuna. Yere değmiştim artık. Kitaba başladığım andan itibaren içinde bulunduğum ‘düşüş’ anından kurtulmuştum yani. Ne kadar acı da olsa; yere varmış olmak, düşüyor olmaktan daha rahatlatıcı(?) çünkü.
Ne diyordu Yılmaz Güney:
“Hayat bize mutlu olma şansı vermedi sevgili,
biz kendimizden başka herkesin üzüntüsünü üzüntümüz acısını acımız yaptık çünkü.
Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın göz yaşı bile içimizi parçaladı.
Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk...
Yüreğimizin zayıflığı kimi zaman hayat karşısında bizi zayıf yaptı. Aslında ne güzel şeydir insanın insana yanması sevgili...
Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak. Ben bütün hayatımda hep üzüldüm, hep yandım.
Yaşamak ne güzeldir be sevgili...
Sevinerek, severek, sevilerek, düşünerek...
Ve o vaz geçilmez sancılarını duyarak hayatın...”
Öyle miydi sahiden? Hiç görmediğim o topraklarda, bizim olan ama bir o kadar da yabancısı olduğumuz ‘O’ralarda yaşayanların(?) acısına üzülebildik diye sırf, yaşamımız güzelleşiyor mu? Yoksa kendi sıcak yatağımızda yatarken okuduğumuz/izlediğimiz oraları anlatan kitaplar/filmler bittikten sonra kaç dakika içinde unutursak gerçekten mutlu sayılıyoruz? Bir ölçüsü var mı bunun? Sadece ‘O’ topraklar için değil, dünya üzerinde yaşanan her türlü haksızlığa bu sitemim. Ve çaresizliğin boyutsuzluğuna. Ama elimizden gelen bir şeyler olmalı, değil mi? Kıyıya vuran, neredeyse adım atacak yer bırakmamış olan denizyıldızları ile dolu bir deniz kenarında yürürken kıyıya vuran denizyıldızlarını tek tek denize atan ve ‘hepsini kurtaramasam bile en azından biri için çok şey değişti’ diyen çocuğun inancı gerek bize.