Bedel ve eder. Bu iki kavram ticari hayatın içinde çırpınan her yetişkinin zihninde sıklıkla çınlayan iki sözcük olsa gerek. Bir ürün, bir hizmet belirli bir bedelle sunulduğunda insanın aklı ilk önce cebine gider. Ben bu bedeli ödemeye muktedir miyim? diye geçirir içinden. Oluruna kanaat getirdiğinde, cebindeki ağırlık zihnine oturur bu defa. İhtiyacım var mı? Varsa, acil mi? Olmazsa, nasıl bir eksiklik hissederim ya da hisseder miyim? Bu peşisıralıktaki amaç, pazarlık evresine zihni hazırlamaktır. Satan taraf, bir fırsat sunar gibi sıralar ikna cümlelerini, anlamıştır bakışlardan çünkü. İletişimini nefessiz manipülasyonla sürdürür. Düşündürmek değildir maksadı çünkü yaldızlayıp satmaktır o şey’i . Bir nefeslik es anında karşı taraf, bu kadar ikna çabasına binaen şunu düşünmeye cüret eder: Peki, almaya muktedir olduğum bu şeyin ederi bu mudur? O an kendi tutumlarından, alışkanlıklarından, öğretilerinden… -adına her ne derseniz deyin- hareketle evirip çevirmeye başlar o şeyi. Pazarlık gücünü diline toplamanın vücut bulan sahnesidir o an. Sonra bir lütûf gibi bu defa o başlar yaldızlamaya cümlelerini üstelik bir de gerçek dışı, “Bu fiyat çok pahalı.”
Bak seeen. Kime göre? Neye göre?
İşte böyle çirkinleşir bu süreç, değersizleştirilir. Herkes cebinin ve zihninin ağırlığı kadar bedele eder biçer.
Neden yazdım böyle uzadıya diyen iç sesinizi duyar gibiyim.
Demem o ki,
“Sanat her daim bedeli ödenemeyecek kıymette zuhur eder.” İster bir resim, ister bir ezgi, ister bir eser olsun; ‘edebi’ içerik paha biçilemez olandır. Çünkü emeğin, acının, sevincin, hüznün ve fırtınanın kol kola gezdiği bir zihin dünyasından yaratılırlar o eserler.
Sahnede oyunun sergileyen bir tiyatrocuya sunulan alkış, bir ressamın eserinde günlerce kaybolabilmek ve bir yazarın kaleme aldığı yapıtın attığı tokattır, bedel ve eder.
Kalbi mürekkebine bulanarak yazılmış her cümle, her kelime bir gün ama bir gün bu iki karşılığı almaya muktedirdir.
Kıymetlilerinizi okuyup, size döneceğimden kuşkunuz olmasın.