Dostoyevski söz konusu olunca, atılganlıktan çok çekingenlik yanıltır adamı kolayca.Yaşamı aşırı umutsuzluklar mucizevi sevinçlerle öylesine zengindir ki, onu “romanlaştırmak” şöyle dursun,
söndürmek istediğine kapılabilir insan.
Buzdağının görünen yüzü ile görünmeyen yüzünü birarada veren fotoğraf kareleri geldi aklıma. Tek yönlü bakış, anlatışın yarattığı sığlıktan âzâde alabildiğine özgür ve nü olan bir fotoğraf karesi. İhtişamlı tarafını da görebildiğimiz, karanlık yanıyla da yüzleştiğimiz o müthiş kare. Kalemi de bu ihtişamla oynatmak, bu topraklarda yetişmiş insanların cesaret etmekte zorlandığı, bana sorarsanız bilinçaltında "öğretilmiş" bir mantalite. İsmet Özel bir kitabında: Şiirin özgürlüğe ihtiyacı yok ama özgürlüğün şiire ihtiyacı var, der. Başımızı kaldırıp ufuk çizgisine baktığımızda gördüğümüz o çizginin altı, üstünden ötürü varsa, hikâyeler; kötü karakterleri de, anlatmaktan imtina ile çekinilen her ne konu varsa topyekün içermeli. İşte o zaman tamam olmuyor mu bir kurmaca, tıpkı hayat gibi?