Yazar Ian McEwan 2014 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda “Edebiyat bize gerçekten sürükleyici kurmaca kişiler ne zaman vermeye başladı?” sorusuna şu yanıtı verir: “Ben Hamlet’e uzanmak gerektiğini söyleyeceğim.”
McEwan’ın bu röportajdan üç yıl sonra okurla buluşturduğu Fındık Kabuğu romanı, onun Hamlet’e uzanmanın ötesine geçip Hamlet’i elinden tutup günümüze getirip okurla buluşturduğu eser olmuş.
Bir Hamlet "yeniden yazımı" olan romanda, bu defa karşımızda dünyanın en genç Hamlet’i var diyebiliriz. Bugüne dek okuduğum/izlediğim "yeniden yazım" eserler arasında ayrışan başat unsur, “ben” anlatıcı karakterin (Hamlet’in), ana rahminde doğumuna iki hafta kalmış bir fetüs olması. Üstelik roman, postmodern yaklaşımla ve titizlikle örülmüş bir polisiye.
Kitabın daha ilk sayfasında adını nereden aldığını anlıyoruz. Hamlet’ten şu replik karşılıyor bizi, “Ah, Tanrım, kötü rüyalar görmeyecek olsam; bir fındık kabuğuna bile sığar ve yine de kendimi kâinatın kralı sayabilirim.”
Özünde eyleme geçme ile ilgili sorun yaşayan Hamlet’in fetüs versiyonu için de durum farklı değil. Özellikle içinde bulunduğu anne karnının fiziki koşulları sebebiyle yaşadığı sıkışmışlık, sadece kulak kabartarak anlamlandırmaya çabaladığı dış dünyaya dair her nev’i bilgi, onun düşünce ve duygu dünyasının çerçevesini daha o doğmadan şekillendirmeye başlıyor. Müdahale etmek, olayların akışını değiştirmek istese de mevcut durumu buna engel oluyor.
Fetüsümüz dünyayı annesinin dinlediği radyodan, potcastlerden tanıyor ve anlamlandırmaya çalışıyor.
Özünde bir tragedya olan orijinal Hamlet’in mevcut melankolisi eserde günümüz dünyasının gerçekliğiyle yer yer kara mizaha çevriliyor; **“Endişeyle kordonumu elliyorum. Tesbih yerine geçiyor. Bekle, diye düşündüm. Çocuk olmama daha zaman var,