Herkese selamlar,
Duygu yüklü bir kitap olan Aşıklar Bayramı ’nın incelemesi ile geldim.
Kitaba başlamadan önce yazar ve kitap hakkında hiçbir fikrim yoktu. Sadece Netflix’te Kıvanç Tatlıtuğ’un başrolünde oynadığı filmi duymuştum ama izlememiştim. Yazar kimdir, nedir hiç araştırmadım. Dolayısıyla beklentim yüksek değildi başlarken..
Sonra kitaba bir başladım ki bir de ne göreyim; ülkenin kanayan yaralarından birisi, belki de en yaygını, en derini..
Baba travması…
Tamam dedim, yine bol gözyaşılı bir kitap beni bekliyor :))
25 yıl önce ailesini terk edip giden saz aşığı Heves Ali’nin; ölümcül bir hastalığın pençesine yakalandıktan sonra oğlunu ziyaret etmesi ve baba-oğulun Kars’taki Aşıklar Bayramı etkinliğine katılmak üzere çıktıkları yolcuğu anlatıyor diyebiliriz kısaca.
Ama sadece bu değil tabii ki. Kitap yarım kalan aşklardan, adalet sistemine, doğu ve güneydoğu bölgesindeki sorunlardan, azınlık dediğimiz farklı inanç ve kültürlerin sıkıntılarına kadar birçok konuya değiniyor. Fakat bunları yaparken de hiç rahatsız etmiyor, siyaset yapmıyor.
Ve yazarın öyle güzel bir dili var ki eminim sizi de mest edecek okurken.. Hele Aylın’a yazdığı mektuplar... Bu adam nasıl böyle yazıyor diye araştırırken şair olduğunu, şiir kitapları olduğunu öğrendim. Ee şair adamın yazacağı roman da şiir gibi oluyormuş demek :))
Kitap tam bir kültür deposu, buram buram Anadolu kokuyor. Okurken kafanızın bir köşesinde Aşık Veysel’i, Neşet Ertaş’ı hayal ediyorsunuz. Diyarbakır, Bingöl, Van, Kars, İstanbul… Gezip durduk, farklı kültürlerin içine girdik çıktık. Hem modern zaman kültürünü hem Anadoluda hala var olan yöresel kültürü çok güzel harmanlamış yazarımız.
Kitabın girişinden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Çok etkileyiciydi. Ana karakterimiz Yusuf’un gece zil çaldığında o kapıyı açana kadar ki kıvranışı, o korkusu, merakı, o kadar güzel yazılmıştı ki inanılmaz keyifliydi. O hisleri, ürpertiyi, içimde hissettim, capcanlı bir anlatım vardı.. Ve daha ilk kısımdan tamam dedim ya bu yazar okunur :)) Kemal Varol’u birçok yönüyle çok başarılı buldum gerçekten. İlerde daha da büyük eserler verebilecek potansiyele sahip diye düşünüyorum.
Şimdi gelelim biraz daha derin ve duygusal konulara…
Hasan Ali Toptaş der ki:
“Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.”
O kadar doğru ki..
Bana göre bu hayattaki en şanslı insanlar ciddi boyutta anne-baba travması olmayan, ebeveynleri ile sağlıklı ilişkileri olan bireylerdir.
Aşk, para, kariyer, hatta sağlık… Bunların hiçbiri ama hiçbiri aile ilişkisinin yerini tutmaz. Zaten anne babanızla ilişkiniz düzgün ise, toksik bir ailede yetişmediyseniz bunların çoğuna az çok sahip oluyorsunuz.
Kitapta Heves Ali saz aşkını oğluna tercih etmiş. Diyar diyar gezip sazıyla sözüyle meşk ederken arkasında bıraktığı evladını hiçe saymış.. Kitabın başından sonuna hep babanın oğlunu neden bırakıp gittiğini, neden yıllarca arayıp sormadığını anlatmasını bekledim, ama yok.. Anlatmadı. Anlatacak bir şeyi yoktu çünkü.. Sonlara doğru sanki bir şekilde uzaktan da olsa yıllardır oğlunu sürekli gözlemiş gibi bir izlenim uyandırılsa da yine net bir şeyler öğrenemedik. Fakat ne anlatsaydı da baba kendini haklı çıkaramazdı zaten.. Yazar babayı mazlum gibi göstermiş sanki, bi acır gibi olabilirsiniz okurken; ömrünün son günlerini yaşayan yaşlı bir adam neticede diyebilirsiniz belki. Ama ben ömrünün sonunda gelen bu pişmanlığı samimi de bulmuyorum, kabul de etmiyorum. Bunu babanın kendi vicdanını rahatlatma çabası olarak görüyorum. Oğlunun bütün hayatını mahvettikten sonra gelen özrün hiçbir anlamı yok..
Heves Ali’ye çok kızmamın başka bir sebebi de gittiği her yerde aşırı güzel karşılanması.. Adam ailesi, oğlu dışında herkese kepçeyle dağıtmış sevgiyi, ilgiyi.. Bir tek ailesine vermemiş bir çay kaşığı bile..
Şu hayatta en nefret ettiğim insan tiplerinden birisi; en yakınlarına sevgisiz ilgisiz kötü davranırken, dışarıya mükemmel insan profili çizenlerdir.. Bence bir insanın karakterini de net belli eder bu. O yüzden birisini tanımak için en yakınlarına, sevgisinden emin olduğu kişilere karşı tavırlarına dikkat etmek gerekir.
Yusuf…
Benim üzüldüğüm bir tek sen oldun, baban zerre değil..
Baban ile ilk karşılaştığın andan itibaren o hissettiklerini o kadar iyi anladım ki.. Bir yandan ona çok kızgınsın, nefret ediyorsun ondan.. Onun için üzüldüğün ve merhamet ettiğin için kendine kızıyorsun. Bir yandan o babam, onun için üzülmem gerekiyor diyorsun ama normal insanlar gibi üzülemiyorsun da.. Herkes babasını rahatça sevebiliyorken senin sevemiyor oluşun, sevmemek için haklı sebeplerin olsa da, seni daha da üzüyor.. Bu da yine sana ailesiz, kimsesiz, babasız geçen ömrünü hatırlatıyor…
Ne acı değil mi?
Koşulsuz sevgi görmeniz gereken insanlardan sevgi görememek..
Onlar tarafından terk edilmek..
Terk edilmek bazen fiziksel de değildir. Yanınızdadırlar ama yokturlar orada..
Küçücük bir çocuksunuzdur, ağlarken sarılmak istersiniz, saçınız okşansın istersiniz, düştüğünüzde sizi kaldırsınlar istersiniz ama kimseyi bulamazsınız, bunları yapacak yakınlığı bulamaz çocuk kalbiniz.
Varlardır ama yoklardır da, görmezler sizi…
Bu daha da acı belki de..
Çocuk kalbinizle kendinizi değersiz, sevgiye layık değilmiş gibi hissedersiniz ve bu his bir ömür silinmez kalbinizin derinliklerinden…
Çok klişe olacak ama keşke herkes anne baba olamasaydı. Keşke bunun bir ehliyeti olabilseydi. En büyük imtihan belki de anne babayla olandır çünkü yükü bebeklikten son nefesinize kadar geçmiyor.
Allah kimseyi bununla sınamasın…
Biraz duygu yüklü bir inceleme oldu ama başka türlü de incelenemezdi zaten bu kitap :))
Kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum, beğeneceğinize eminim..
İncelememe kendisinin de baba travması olan Şükrü Erbaş ‘tan bir cümle ile veda etmek istiyorum.
“İnsanın etinde, sesinde, gözbebeklerinde yaşantıya dönüşmemiş ya da boylu boyunca acıya dönüşmüş bir babanın; o derin, kırıcı, o gücenik boşluğunu hangi sıcak söz bir iyiliğe, bir yaşama sevincine dönüştürebilir ki…”
Sevgi ile kalın…