Arthur Schopenhauer ın okuduğum önceki kitabında da tadı damakta kalması ve kafadaki sorulara yeteri kadar yanıt bulamadığıma dair bir şikayetim olmuştu. Sanırım ya kendisinin lafı çok uzatmamaya dayalı bir nesir tarzı olduğundan dolayı ya da çeviren çevirmenlerimizin metni fazlasıyla sadeleştirdiğinden dolayı (buna çok fazla ihtimal vermiyorum tabii) meydana gelen bir sonuç.
Beklentim mutluluğa olan bakış açımın önemli ölçüde değişmesi idi. Bu anlamda aradığımı çok bulamadım fakat bazı konularda sahip olduğum görüşlerim üzerine daha geniş bir perspektif ile tekrar düşünme sebebi oluşturdu. Nitekim Aşkın Metafiziği de böyle bir etki yaratmıştı. Bu çıkarımı yapmak için biraz erken mi bilmiyorum ama Schopenhauer fikir değiştirmek isteyen ve ağır, sansasyonel argümanlar arayan okurlar için pek uygun bir profil değil. O da biz de aynı pisliğe bakıp iğreniyoruz, fakat o elimize bir büyüteç verip 'al bir de bununla bak' diyor sadece.
Kitapta eksik olan şeylerden biri; Sevinç kavramının negatif olduğu önermesi yeterince desteklenmemesi kanımca. Neşe ve sevinç arasındaki fark tam olarak nedir ? Niçin neşe peşinden koşulması gereken bir şey de sevinç negatif ve aldatmaca bir kavram ?
(s.35)
Gelecek için yaptığımız planlar ve duyduğumuz endişeler ya da geçmişe özlem bizi durmaksızın öyle meşgul eder ki mevcut an neredeyse hiçbir zaman hiçbir şeyiyle dikkat çekmez ve ihmal edilir. Yine de kesin olan bir tek odur; buna karşılık gelecek, hatta geçmiş bile neredeyse her zaman düşündüğümüzden farklıdır. Böylece tüm hayat boyu kendimizi aldatırız.
Çıkarım:
Sahi mutluluğu oluşturan temelleri oluşturmak ne kadar kolay olabilse de, sahici bir mutluluk insana gezegenler kadar uzaktır. Dolayısıyla mutluluğa karşılaşma odaklı bir bekleyiş ve korunması gereken bir olgudan ziyade (ki bazen bu bile iyi gelebilir ama çoğu zaman bir aldatmacadır) onu dönemsel olarak elde edilip meyvesi şımarmadan yenilmesi gereken bir kavram olarak ele alınması daha sağlıklıdır.
Hazzın değil, sürecin ve mutluluğun talibi olmak uzun ölçüde hem ruhunuza hem de dirayet gerektiren bir yaşantıya daha fazla fayda sağlayacaktır. Her daim olası sonuçları ayırt etmeksizin haz ve hayal peşinde olma durumu çoğunlukla acı ve utanmayı da beraberinde getirir.
(Yapabileceklerini isteyerek yapmalı ve çekilmesi gereken acıyı isteyerek çekmelidir.) [Kural No.6]
Şu alıntı çok hoşuma gitti:
" Bizden koparılmış olsalar sahip olduklarımızı nasıl göreceğimizi tam da kendi gözlerimizle görmeye çalışmalıyız. " (s.39)
çıkarım;
İçinde yetiştiğimiz kültürde Anadolu insanının ağzından düşürmediği ve çoğu zaman bende antipati oluşturan şükür kavramını başka bir boyutta ele alınışı. Devamında 40. sayfada belirttiği gibi bizim olamayan şeylere bakıp 'sahip olsaydım nasılsın olurdu acaba?' diye düşünmek bizde yokluk hissi oluşturur. Bu hisse kapılmak çok kolaydır çünkü daha önce de belirtildiği gibi hayal kurmak insanın içinde otomatik bulunan bir özellik ve her zaman bir adım daha iyiye karşı bir özlem bulundurur içinde. Cennete beyaz ışıklarla dolu bir odanın içinde olsak bile 'acaba mavi ışıklı oda nasıl olurdu?' diye düşünme içgüdüsü de zaten insanların mutluluğa bu kadar anlam yüklemesinin başlıca sebeplerinden birini oluşturuyor.
Bu yönümüze 'acaba başkasının penceresinde ben nasıl bir manzarayım' diye bir yaklaşımla bakmak, bu bilmeceyi bir tık daha çözümlenebilir hale getirir. Sahip olunanın oluşturduğu farkındalık mutluluğa bakış açısına onurlu ve lezzetli bir aroma katar.
Genel Çıkarımlar;
"ben" olarak adlandırılan içsel bilinç durumu ile hayatta elimizden gelen eylemlerin gücü arasındaki dengeyi iyi ayarlamak ve bunun içinde kıyaslardan mutlak suretle uzak durmak her zaman için en iyisidir. Şöyle bir söz geçti çok beğendiğim: Sağlıklı bir dilenci, hasta bir kraldan daha mutludur. Mutluluğu kendi içimizde nereye konumlandırdığımız, aslında bu karmaşık labirentin en güçlü kilidi.
Aradığımız şey salt mutluluksa, tüm dış etmenler fark etmeksizin yaşanılan hayatın mutlu olmaya dair ayağı yere basan hayallerle ne denli olanak sağladığına izin verdiğimizle doğrudan ilintilidir. İnsanların yüzüne hicap duyarak baktığı türden birisinin büyük bir imparatorluk kurma hayali pek tabi hayat tarafından sert bir dille uyarılıp er ya da rafa kaldırılacaktır.
Çok faza hayal kurma (mutluluğun hayali de dahil) içinde bulunduğumuz gerçekliği daha zevksiz hale getirir, ucuzlaştırır, bizi asıldan uzaklaştırır. Hayal kırıklığı yaşama korkusu; kişinin ileri zamanlarda kime dönüşeceği ile ilgili hezeyanların önüne geçmesi gibi önemli bir rol oynamasına rağmen, mevzubahis konunun temel argümanın hayal üzerine olması yaşanılan mutluluğu çok ütopik ve bedava bir hale koymaktan başka işe yaramaz. Hayal kırıklığı ve hayal gibi kavramlar, mutluluktan olabildiğince elimine edilmelidir.
Yaşanılan hayatın kimi kime dönüştüreceğini belirleyen nedenler her daim öznel değildir tabii. Mutluluğun yadsınamaz bir şans faktörü olduğunu inkar etmek çok akıl karı değil. Altını çizdigi. cümlelerden biri de: "En büyük mutluluk kişiliktir." Halihazırda 'kişilik'; kimi zaman eylemsel kimi zaman da soğukkanlı ve olgun bir tavırla, sabırla inşa edilesi yeri geldiğinde, zayıfladığı takdirde korkusuzca yıkıp tekrar ayağa dikmeyi göz önüne alacak kadar cesareti de barındırması icap eden bir sürece gebe olmalıdır.
Mutluluğun içimizde benimsediğimiz yerini, mutlu olarak yaşanılan an ve bu mutluluğun tüketilebilirliğini kendi içimizde tanımlamak çok önemlidir. Şu klasik genellemeye bağlamamak çok zor olacak: kişinin kendi mutluluğunu kendi teşhis etmesi için kendini iyi tanıması ve mutluluğa karşı güçlü bir vizyon edinip doğru konum alması şarttır.
Bütün bu maddelerin çoğu her zaman kişinin kendini iyi tanıması, yeterince sınaması, kendi iradesi tarafından daima sınava tabi olması, konfor alanından çıkıp kendini deneyimlediği olaylara maruz bırakmalarıyla harmanlanmış bir ömür yaşamaya çıkıyor.