Hayatın ağırlığı altında, zamanla tutunma gücünü yitiren, anlam arayışından vazgeçen birinin iç dünyasını yansıtan biri..Yabancı'yı okurken, belki de bu kadar güçlü bir bağlantı kurmuş olmamın nedeni, benimde o kayıtsızlık döngüsünü bir şekilde deneyimlemiş olmam.
Meursault’un Duygu Durumu
Meursault, kitabın başından sonuna kadar duygusal olarak ‘nötr’ gibi görünür. Annesinin ölümüne, sevgilisi Marie'nin aşkına ya da işine karşı çok büyük bir duygu göstermez. Ancak bu durum, onun duygusuz biri olduğu anlamına gelmez. Daha çok, Meursault hayata ve olaylara alışılmış kalıplarla değil, kendi bakış açısıyla bakar. Çoğu kişi için önemli olan şeyler—sevgi, bağlılık, hırs gibi duygular—onun için bir anlam ifade etmez. Bu, hayata bakışının "absürt" felsefesiyle şekillendiğini gösterir: Hayatın anlamı yoksa, her şey aynı derecede anlamsızdır.
Fakat onun bu durumu, kendini tam anlamıyla bir duygusuzluk olarak ifade etmez. Meursault, küçük anların tadını çıkarır: deniz, güneş, sıcak kumlar, Marie'nin varlığı gibi. Ancak bu anlar, toplumsal beklentilerden bağımsızdır. Bu da onun “farklı” bir insan olarak görülmesine sebep olur.
Toplumun Meursault’yu Daha Suçlu Bulması
Meursault’nun annesinin ölümüne kayıtsız kalması, toplumun onu yargılamasında çok önemli bir noktadır. Toplum, insanların belli durumlarda belli duyguları göstermesini bekler. Cenazede ağlamayan birinin “duygusuz” olduğunu düşünür ve bu, o kişinin diğer eylemlerini de doğrudan etkiler. Meursault’nun cinayet işlediği için değil, toplumun normlarına uymadığı için daha çok suçlu bulunması, toplumun yargılamalarının ne kadar yüzeysel ve katı olduğunu gösterir.
Aslında Camus burada toplumun birey üzerindeki baskısını eleştirir. İnsanların hislerini ya da hissetmemelerini bile "normal" kalıplar içine sokmaya çalışan bir düzenin, Meursault gibi farklı birini anlayamayacağına işaret eder. Toplum için duygular, bir insanın karakterini ölçmenin en önemli aracıdır. Bu yüzden, annesinin ölümüne kayıtsız kalan Meursault toplumun gözünde babasını öldüren bir adamdan bile "daha tehlikeli" olarak algılanır.
Salamano’nun köpeğiyle olan ilişkisi, oldukça zorlayıcı ve karmaşık bir yapıya sahip. İlk başta, aralarındaki ilişki yalnızca nefretle karışık bir bağlılık gibi görünür. Salamano, köpeğini sürekli azarlar, onu döver ve ona oldukça sert davranır. Ancak bu kötü muameleye rağmen, köpeği her zaman onun etrafında kalır, tıpkı köpeğin yaşamak için bir bağ aradığı gibi, Salamano da bir bağ kurmaya çalışır. Bu, insanın yalnızlık ve sevgi ihtiyaçları ile yüzleşmesinin bir yansımasıdır. Ancak köpeğin kaybolması, Salamano'nun içsel boşluğunun, yalnızlığının ve kaybetme korkusunun ortaya çıkmasına neden olur. Köpeği kaybettiğinde, Salamano'nun gösterdiği tepkiler, bir insanın sevdiği şeylerin ya da bir zamanlar değer verdiği şeylerin kaybolmasının yarattığı boşluğu simgeler. O noktada, insanın sevdiği bir şeyin kaybolması, onun duygusal dünyasında derin bir boşluk yaratır. Kayıtsızlık da böyle başlamaz mı zaten ?
Meursault, bir insanın kendine yabancılaşmasının en çarpıcı örneklerinden biri. Kendi duygularını tanımlayamayan ya da anlamlandıramayan, hatta onları hissetmek için bile çaba sarf etmeyen bir karakter. Meursault, topluma ve onun değer yargılarına da yabancıdır. Toplumun normal kabul ettiği şeylere—annesinin cenazesinde ağlamak, bir kariyer hedefi peşinde koşmak, aşk gibi—ilgi duymaz. Bu yüzden toplum tarafından "anormal" ve "tehlikeli" olarak görülür. Toplum, Meursault’nun bu kayıtsızlığını anlamakta zorlanır ve onu dışlar. Özellikle mahkeme sahnelerinde, Meursault'nun hissetmediği duygulara zorla sahipmiş gibi davranması beklenir. Ama o bu oyuna dahil olmaz, bu da toplumun onu daha da "yabancı" görmesine neden olur.
Bireyin hem kendisiyle hem de yaşadığı dünya ile arasındaki derin kopuşu ve uyumsuzluğu temsil ediyor. Özellikle Meursault’nun ölümle yüzleştiği son sahnede, hayata dair hissettiği bu "yabancılık" bir tür kabullenişe dönüşüyor. O an, her şeyin anlamsızlığını fark ederken, bu yabancılığı bir barışma duygusuna dönüştürüyor.
Albert CamusYabancı