Balkan savaşlarındaki Müslüman katliamı, 1877-1878 Rus-Türk Savaşı'ndaki kadar organize değildi, fakat daha az öldürücü olmadı. Bulgar, Yunan, Sırp ve Karadağlılar (tekrar tekrar uygulanmış olan, Kazakların Müslüman köylerini silahsızlandırmasından sonra Bulgarların içerideki köylüleri katledip gasp ettiği sırada, Kazak askerlerinin köyün etrafını çembere alıp beklemesi örneğinde görüldüğü gibi) Rusların becerikliliğiyle askerî disiplininin çok azına sahiptiler. Balkan Savaşları sırasında yapılan katliamlar, o yıllarda, "ırk harpleri" denilen cinstendi. Kazakların aksine, Komitacı çetelerin düşünülmüş bir plana göre davrandıkları şüphe götürür. Onlar, Müslüman köylerini yağmalayıp halkını katlettikleri sırada, terörün siyasî yararlarını düşünmemişlerdi. Her iki savaş arasındaki farklılıklara rağmen, 1912-1913 konsolos raporlarındaki katliam anlatımları, 1877-1878 Savaşı'nda yazılanlara çok benziyordu. Aşağıdaki İngiltere Konsolos raporu örneğinde görüleceği gibi, "komitacı" yerine "Kazak" sözcüğü yerleştirilse, bu olayın 1912'de değil de 1877'de yazılmış olduğu sanılabilirdi:
"Kavala ve Drama bölgelerinde, Bulgar Komitacıların ve yerli Hristiyan halkın elinden cefa çekmemiş bir Türk köyü kalmadığını söylersek, abartmış sayılmayız. Birçok Türk köyünde erkekler kitle halinde katledildiler; diğerlerinde de ırza geçmelerle talan yer aldı. Kavala bölgesinde, önceden rapor edildiği gibi Kavala Türklerinin komitacılar tarafından katledilmesinin yanı sıra, 200 kadar Türk'ün Pravişta'da ve bir o kadarının da Sarışaban'da katledildiği haberi geldi. Drama bölgesinde ise Çatalca, Doksat ve Kırlıkova kasabalarında Türkler katledildiler. Bu katliamların çoğu Bulgar istilasını hemen takip etti fakat bazıları, daha çok yenidir."
Hıristiyan müttefiklerin hepsi, Müslüman köylülerin kitle halinde katledilmesine katıldılar. Örneğin Avret-Hisar ve Doyran bölgelerinde, Bulgarlar geniş ölçüde katliamlarda bulundular: Rajanova'da "neredeyse hiçbir Müslüman erkek sağ bırakılmadı." Korkut köyündeki erkeklerin hepsi, kadın ve çocukların birçoğuyla birlikte, camilere ve samanlıklara doldurulup yakılarak ölüme gönderildiler. Demir Hisar'da, 64 Türk, bir kahvehanenin içinde toplanıp yakıldı. Sırp komitacılar Drenova'nın Müslüman köylülerini öldürünceye kadar kırbaçladılar. Sadece Ljouma ve Dibra bölgelerinde, Sırp askeri güçlerinin katlettiği Müslümanların sayısı 2.000'i geçti." Batılı gözlemciler, aşağı yukarı 5.000 Arnavut Müslüman'ın "Kumanova ile Üsküp arasında", 5.000'inin de Priştina bölgesinde öldürüldüğünü kabaca hesapladılar. Doyran'da, şehrin direnmeden teslim olmasıyla 59 Müslüman öldürüldü ve birçokları da çevredeki tarlalarda katledildiler. Rainovo, Kilkis ve Plantza şehirlerinde, Bulgarların seçtiği infaz yöntemi yerli Müslüman halkı toptan yakmak oldu. Trakya'daki Müslüman Türkler yüksek sayılarda katledildiler. Bazı Batılı gözlemciler (Bulgarlar tarafından öldürülen bazı Rumları da bu sayıya dâhil ederek) toplam sayıların 200.000'in üzerinde olduğunu bildirdiler. Yunanlılar'ın kendi katkıları, Pravişta kazasındaki Türklerin hepsini Kasrub akarsu vadisine götürüp orada katletmek ve yaptıklarının delili olarak cesetleri ortada bırakmak oldu. Fakat tüm Müslüman köylerinin bu şekilde muamele görmediği belirtilmelidir. Müslümanların ölüm nedenleri arasında açlık ve hastalık da vardı. Açlık ve hastalığa yol açan ise, talan yüzünden topraklarıyla birlikte tahıllarının da çalınması ve sığınmacı haline düşürüldükleri için Müslümanların evsiz ve yiyeceksiz bırakılmaları olmuştu. Teslim olan Osmanlı memur ve askerleri, özellikle kötü muameleye tâbî tutuldular. Osmanlı askerlerine yapılan kötü muamelenin büyük bir kısmı, belki de yakın zamanda Hıristiyan ordularına karşı savaşarak arkadaş ve aile fertlerini öldürenlere karşı duyulan nefret nedeniyle gerçekleşmiş olabilir. Türk askerleri aynı zamanda, Hıristiyan ülkelerin yok etmeye çalıştığı, Osmanlı egemenliğinin de sembolüydü. Örneğin, Stara-Zagora'da Bulgar halkı, Türk savaş tutsaklarına hücum edip, 500-600 tanesini öldürdüler ve 250'sini yaraladılar. Terhis olup silah bırakmış, tahminen 100 Osmanlı askeri Avret-Hisar'da öldürüldü. Fakat Edirne örneğinde görüldüğü gibi bazı durumlarda, tutsak edilen Türk askerleri Balkanlı müttefiklerin kasıtlı siyaseti doğrultusunda aç bırakılarak yavaş yavaş öldürüldüler. Müslüman memurlarla şehir ve köy ileri gelenlerinin özellikle seçilerek katledilmesi de resmî liderler tarafından tezgâhlanmış olmalı. Bu konuda, Selanik'teki İngiltere Konsolosu Lamb'ın raporuna göre: "Kilkiş, Doyran ve Gevgeli bölgeleri çapında, hemen hemen tüm Müslüman ileri gelenler şu veya bu şekilde öldürüldüler, malları gasp edildi veya talan edildi ve evleriyle tarlaları yakıldı. Kadınları da çoğu zaman onur kırıcı ve hatta beter muameleye tâbi tutuldular." Umulacağı üzere, köylerdeki katliamların detaylı anlatımları az sayıdadır; çünkü olaylar rapor edilemeyecek kadar çabuk gelişti. Vahşet bilgilerinin başlıca kaynağı olan Batılı gözlemciler yağmalanmakta olan Müslüman köylerini, nâdiren ziyaret edebiliyorlardı. Raporların çoğu sadece, bir zamanlar bolluk bereket içindeki köylerin boşaldığını, genellikle de talan edilip yakıldığını anlatıyorlardı. Örneğin, Osmanlı kumandanı İzzet Paşa, Trakya tren yolu boyunca, Müslüman yerleşim bölgelerindeki yerle bir edilen bazı köylerin isimlerini listelemiş: "İzzedine, Soubachi, Papasbourgas, Kestanlik, Tchanakdja, Ogluli, İndjeiz, Gueukjé, Cabakli, Mezel Bounar, Veli Keuy, Veli Meché, Gheckerler, Beyazkeuy, Akmankeuy, Mestanli, Soldjilar, Demiler Tcherkesskeuy, Turbéderé, Akdjikeuy, Hatchilar, Jeniler, Pounar Bachi…" Ne yazık ki, boşalmış ve yerle bir edilmiş köylerin isimlerinin listesi, köylülerin başına gelenler hakkında pek az bilgi veriyor. Balkanlı müttefiklerin Müslümanlara reva gördüğü davranışın daha iyi anlatımları, ancak Balkanlardaki Osmanlı şehirleri için bulunabilmektedir: Bulgarlar Drama'ya girdiğinde "Yüzlerce" Müslüman katledildi. Drama'da kalan yaralı askerlerin neredeyse tamamı öldürüldü. Bulgar ordusunun önü sıra ilerleyen 140 "Makedonyalı gönüllü", 12 Kasım 1912'de Dedeağaç'ı hiç direniş görmeden teslim aldı. "Müslüman mahallesinin bir kısmı talan edilip harabeye çevrildi, yüzden fazla Müslüman katledildi. Bölgedeki hırsızlığın boyutunun anlaşılması için, 14.000 Frank değerinde Türk altınının yabancı posta servisleri vasıtasıyla Bulgaristan'a yollandığını söylemek yeterli olacaktır. Çevredeki kırlar korkunç harabelere çevrildi ve birçok köy yok edildi." Dedeağaç'ın en büyük camisi top ateşine tutulup yakıldı ve gözlemciler, etrafta bilhassa caminin yakınında üst üste yığılmış Müslüman cesetleri gördüler." Balkanlı müttefiklerin istilasının, aşağıda verilecek olan Edirne, Kavala, Strumintsa, Serez ve Dedeağaç şehirlerine getirdiği talan ve ölümlerin detaylı tasvirleri, diğer yerlerde yapılanların anlaşılmasına yardımcı olacaktır:
Edirne. Edirne muhasarası sırasındaki yoğun Bulgar top ateşinden kent zarar gördü. Ateşlerin hedefi, çoğu zaman halkın yaşadığı evler oluyordu, fakat halkı tehdit eden en büyük tehlike açlıktı. Şehir halkı için saklanan yiyecek ambarları çabucak tükendi. Bulgar kuşatması öncesinde, 20.000 mülteci kente sığınmıştı, yani zaten az olan gıda stokunu paylaşacak 20.000 boğaz daha eklenmişti. Top ateşleri binaları parçaladıkça, Edirne'nin yıkılan evlerinden dışarıya dökülüp mülteci durumuna düşen halk, başka yerlerden gelip, buraya sığınmış bulunan mültecilerin "zaten herkesin tahmin edebileceğinin iki misli insanın istiflendiği" barınağına üşüştü. Kuşatma sırasında, zaten pek ender olarak bulunan şekerin fiyatı 30 kat arttı, tuz da ondan geri kalmadı. Diğer yiyecekler gibi kuru fasulye, mercimek, nohut ve pirincin fiyatı barış zamanındakinin 5 misline ve hattâ daha da yukarı çıktı.22 Kuşatmanın sonlarına doğru, fiyatlar tamamen anlamını yitirdi, çünkü artık yiyecek bulunamaz olmuştu. Elbette, muhasara sırasında çekilen cefâ ile işgal altındaki silahsız bir nüfusun çektiği cefâ aynı değildir. İkinci tür cefâ, Osmanlı'nın şehri teslim etmesinden sonra görüldü. Edirne 26 Mart 1913'te düştü. Savaşta galip gelen Bulgarlar şehri üç gün süreyle hiçbir sınır tanımayarak talan ettikten sonra biraz kontrol altına alınabildiler. Talana katılan askerlerin ve yerli Hıristiyanların hedefinde yerli Müslüman halkın dükkânlarıyla evleri vardı. Talanın büyük kısmının Yunan kökenli yerli halk {Rumlar} tarafından yapıldığı görüldü ve bazı Bulgar subayların talanı durdurmak için başarısızca gayret ettiği hakkında raporlar da vardır. Genel durumu yansıtan, yani talana ortak olmak için hırsızların arasına karışan Bulgar askerî zaptiyelerine dair raporlar, elbette, bolca mevcuttur. Bulgarların ele geçirdiği köylerde olağan hale gelen ırza geçmeler ve katliam, talanla bir arada geldi. Muhtemelen, işgalcilerin arasında komitacıların bulunmayışı veya gördüklerini geniş çevreye duyurabilecek Avrupalı gazetecilerin bolluğu yüzünden, Edirne'de sivil halkın katledilmesi, ele geçirilen diğer şehirlere kıyasla daha az oldu. Fakat bu nedenlerin hiçbirisi, şehirde bulunan Osmanlı askerlerini saldırıdan koruyamadı. Edirne düştüğünde, şehirdeki büyük Osmanlı garnizonu silahsızlandırıldı, askerler tutuklanarak aç ve açıkta bırakıldılar. Başından itibaren muhasaranın tümüne ve şehrin alınışına şahit olan Gustav Cirilli, askerlerin kaderini şöyle anlattı:
"Esir askerler, önlerinde subaylarıyla, uzun kuyruklar halinde şehirde yürütülüyorlar. Açlıktan avurtları çökmüş, mahzun yüzlü, bir deri bir kemik kalmışlar. Sanki vahşi hayvanlar gibi, yumruklanıyor, çizmelerle tekmeleniyor ve tüfek kabzalarıyla itilip kakılıyorlar. Bu zavallı insanlar şehrin dışında Tunca Irmağı üzerindeki Eski Saray denilen yeşillik bir adaya hapsedilip, azaplarını bir kurşun sonlandırmağı takdirde, soğuktan ve açlıktan ölmeye terk edildiler. Gömülmeyen cesetleri, her gün üst üste yığılmaya devam etmekte. Ceset yığını o kadar çoğaldı ki, halkın sağlığını tehdit eder oldu. Kolera, bir kez daha surların içinde baş gösterdi. Bu yöreyi savunan askerlerin sayısı biliniyor. Ölenler hesaba katıldığında, galip güçlerin eline 40. 000-50 .000 harp esiri düşmüş olmalı. Başlarına gelecekleri bildiklerinden, bunların bazıları kaçıp saklanmaya çalıştılar. Yakalananların vay haline! Vay haline onları saklayanların! En olmadık bir delille bile, bir kaçağı sakladığından şüphelendiklerinin evlerini zeminden çatıya kadar arıyorlar, kaçakla birlikte onu saklayan da teslim alınıyor ve birlikte kurşunlanıyorlar. Bu bir insan avıdır; vahşetin tüm incelikleriyle Türkler avlanıyorlar. Gece gündüz demeden, makineli tüfekler ortalığı devamlı titretiyor; bunlar işte o yakalananların kurşuna dizilmesinin sesidir. Cesetler sokaklara, kırlara ve nehirlere atılıyorlar ve ben, Karaağaç yolunda serilmiş birçok ceset gördüm."
Gözlemciler, askerlerin alıkonduğu adada yığın halinde serilmiş cesetlerden kışın açıkta uyuyan insanlara kadar, dehşetli kolera vakalarından ve bu insanların başlarına gelen başka birçok vahşetten söz ettiler. Batı Avrupalıların en çok dikkatini çeken ise, tutsakların hapsedildiği adadaki bütün ağaçların "insan boyunun yetişebileceği seviyedeki" kabuklarının kemirildiğiydi. Bir ormanın insan boyunun yetişebileceği seviyede yolunmuş olması, bu kabukları yemiş olanların açlık seviyesini hiçbir söze gerek bırakmadan gözler önüne sermekteydi. 1913 Nisan ayına kadar esir alınanların sadece yarısı sağ kalmıştı; bunlar takriben adadaki kampta 6.000 ve nehrin kıyılarında da 15. 000-20 .000 kadardılar. Günde 200 kişi ölmekteydi. Sağ kalanlar ise bilinmeyen bir akıbete doğru sürüklenmekteydiler.
Kavala. Kavala, Güney Makedonya'daki Drama Sancağına bağlı olan Kavala Kazasının merkezinde, nispeten küçük bir liman kentiydi. Şehrin nüfusu Birinci Balkan Savaşı sırasında, önce Rodop dağlarının güney eteklerini terk edip buraya sığınan, sonra da Drama ve Pravişta gibi şehirlerden buraya sığınan Türk mültecilerle kabardı. Mültecilerin bir kısmı Mısır, İstanbul ve Anadolu'ya göçmüş oldukları halde, Bulgar güçleri istilaya geldiğinde şehir çok kalabalıktı."0 Şehre ilk önce Bulgar komitacılar girdi. Başka yerlerde olduğu gibi komitacılar burayı da yağmaladılar. Binbaşı Zetchef komutasındaki düzenli Bulgar ordularının gelmesinden sonra da yağmalama son bulmadı. Bu askerler de Türklerin talan, işkence ve katliamına katıldılar. Bulgar işgalinin ilk günlerinde 200 Türk öldürülmüştü. İngiltere Konsolosu Young'ın bir şehirde söylediğine göre: "220 ailenin yaşadığı Sarı Şaban Köyü'nde 181 Türk'ün öldürüldüğü haberini aldım. Kadınlar işgalci güçler arasında paylaşılmıştı. Şimdi ortalık ıssızlaştı. Şehre, bir Bulgar Belediye Başkanı atandı." Osmanlıların hesaplarına göre, sadece Kavala bölgesinde 7.000 Müslüman mülteci öldürülmüştü." Müslümanların bir numaralı katilleri Bulgar subayları olmasa bile, Kavala'daki olaylar Bulgar hükümetinin suça ortak olduğunu göstermektedir. Komitacıların çapulculuğunu durdurmak için ne Kavala'da ne de başka bir yerde önlem alındı. Binbaşı Zetchef ve onun gibiler, belki komitacıların yaptıklarından memnun oldukları için veya kumandanlarından aldıkları emirle, Balkanların her köşesinde Müslümanların mahvedilmesine seyirci kaldılar.
Strumnitsa. Strumnitsa Şehri Makedonya'nın kuzey-orta kesiminde, hem Sırpların hem de Bulgarların hak iddia ettiği bir bölgedeydi. Önce Bulgarlar sonra da Sırplar tarafından işgal edilmişti. İlk işgal ile kıyaslandığında Sırp işgalinin Müslümanlar için daha öldürücü olduğu anlaşılıyor. Ancak başka yerlerdeki Bulgar vahşeti bilindiğinden, Strumnitsa'daki durumdan genelleştirmeye gidip, Sırpların Bulgarlardan daha berbat olduğu kararına varılamaz. Strumnitsa'da hiçbir savunma gücü yoktu. Coğrafi açıdan, Sırp, Bulgar ve Yunan birliklerine eşit uzaklıkta olup Osmanlı güçlerinden hiçbir yardım alma ümidi olmayan Strumnitsa, derhal ilk işgalcileri olan Bulgarlara kayıtsız şartsız teslim oldu. Bulgarların şehri sadece yağmalamakla yetindiği görülüyor. Çok geçmeden onların yerini Sırp güçleri aldı, çünkü şehir artık bu işgalcilere teslim edilmişti. 1912 Kasım'ında, iki hafta içinde 500'den fazla Türk öldürülmüştü (557 tanesi raporlara geçmişti). Bu insanların ölüm emrini, resmi makamlar tarafından sırf bu amaçla kurulmuş olan, Sırp, Yunan ve Bulgarlardan ibaret bir komisyon verdi. Konsolos Lamb bu konuda şöyle yazdı:
"O yöredeki 20-50 yaş arasındaki Türklerin hepsi, her gün sürüler halinde tutuklanıp komisyonun önüne çıkarıldılar. Komisyon üyeleri onların her birini teker teker dinleyip, kaderlerini kendi aralarındaki oylamayla belirlediler. İncelenen "şüpheli" kişilerden birisi hakkında 7 komisyon üyesinden 6'sı iyi insandır diye oy verirse, o kişi üzerinde bulunan değerli eşyalarına el konduktan sonra serbest bırakılıyordu. Yeterli sayıda "iyi" oyu alamayanlar hapse atılıyordu. Mahkûmlar hapiste bir iki gün bekletildikten sonra, sırtlarındaki gömleğine varıncaya kadar soyulup, süngü ucunda şehir dışındaki mezbaha merkezlerine götürülüyorlar ve orada süngüyle ya da kurşunlanarak öldürülüyorlardı. Öldürülenlerin arasında silahını bırakmış bir kaç asker (muhtemelen Redif askeri) ile Radovishta ve Osmaniye'den düşmanın önü sıra kaçıp buraya sığınmış olan mülteciler vardı. Bu insanların birçoğu, o vakte kadar temiz sicilleriyle tanınmış kimselerdi. Kurbanların çoğunun vücudu diri diri veya öldürüldükten sonra, kâtilleri tarafından vahşice parçalara ayrılmıştı."
Strumnitsa'nın içindeki katliamlara ilave olarak Sırp çeteciler tarafından, Strumnitsa'nın çevresindeki köylerde 150 kadar Türk öldürülmüştü. Katliamı yapanların, "bölgenin güvenliğinin emanet edildiği Tchakoff ve Hacı Manoff çetesinden olmaları" özellikle dikkat çekicidir. Strumnitsa'nın yeni yöneticileri de başka yerlerde olduğu gibi, Müslümanların varlıklarının talan edilmesine iyice bulaştılar. Şehrin Sırp sorumlusu, bizzat 80 araba yükü kadar çalınmış eşyayı Belgrat'a gönderdi.
Serez. Güney Makedonya'da Selanik ile Drama arasında yer alan bu kasabada, bir kez daha, Müslümanlar direnmeden Bulgarlara teslim oldular. Bir kez daha Bulgar yöneticiler, Müslümanların öldürülmesi ve soyulmasına mani olmadılar. Türk ve Yunan kaynakların listelerine göre, Serez katliamlarında ölenlerin sayıları çok yüksekti (600-5.000 kişi). Aşağıdaki İngiliz konsolosluk raporu muhtemelen gerçeği yansıtmaktadır:
"Serez - Bulgarların kasabaya gelmesinden önce, buradaki Hıristiyan ve Müslüman toplum liderleri birbirlerini korumak ve desteklemek için aralarında bir sözleşme imzalamışlardı. Bulgarların yaklaşması üzerine kasaba Tchetnik Tzankoff komutasındaki bir çeteye teslim oldu. Mutasarrıf ve kasabaya bağlı çevre kazaların bir kaçının kaymakamlarıyla, kasabanın ileri gelenleri aileleriyle birlikte Rum başpiskoposun evine sığındılar. Çeteciler derhal Müslüman mahallelerini yağmalamaya başladılar, zengin evlerini sözün tam anlamıyla soyup soğana çevirdiler ve kadınlarla kızlara çok vahim sataşmalarda bulundular. Düzenli ordunun gelmesi durumu değiştirmedi. Bir kaç gün sonra, 16 Kasım'da (24 Kasım tarihli 161 ve 124 No.lu mesajlarıma bkz) "kışkırtıcı bir ajanın" bir kaç el ateş etmesi, beklenen Türk katliamı için yeterli bahane oldu. Bu katliam neredeyse başlayacaktı, ancak Rum Metropoliti Apostolos Hazretleri Bulgarların kumandanlık merkezine gitti ve yukarıda söz edilen karşılıklı güven antlaşmasını öne getirip yakardı. Fakat aradan geçen iki saat içinde 150-200 Türk boğazlanmış ve Müslüman evleriyle dükkânlarının hemen hemen tümü yağmalanmıştı."
Serez'deki olaylar, işgal edilen başka şehirlerde edinilen izlenimi pekiştiriyor. Model basitti: Osmanlı ordusu çekilmiş bulunduğundan şehirler barış içinde komitacılara teslim oluyor ve komitacılar da Müslüman halkı öldürüp onların mallarını yağmalıyordu. En nihayetinde düzenli orduların yetişmesi ise devam etmekte olan katliam, ırza geçme ve soygunu çok az etkiliyordu. Serez'in farkı, şans eseri şehirde cesur ve dürüst bir Rum metropolitinin bulunmasıydı. Balkan savaşlarının tarihçesi karşımıza sıklıkla, Hristiyanlık dininin insanî değerlerini farklı din veya etnisiteden olan düşman halkına uygulamayı çok gören papaz ve piskoposlar çıkartmıştı. Serez'in Rum Metropoliti ise örnek davranışıyla Tanrı'nın Hizmetkârı payesini hak etmiş bir insandı. Serez'in talihsiz halkı, istilayı takip eden açlıktan ve tifo hastalığından da nasiplerini aldılar. Osmanlı hükümeti her iki sebepten ölenlerin sayısını 1.700-2.000 kişi olarak hesaplamıştır.
Dedeağaç. Dedeağaç'ta (Alexandroupolis'te) durum Serez'dekine benzedi; yani Müslümanlar, Bulgar komitacılara barış içinde teslim olmalarının ardından yağmacılık ve katliama tâbi tutuldular. Şehir halkından ve başka yerlerden kaçıp buraya sığınmış olan mültecilerden belki 3.000 Müslüman öldürüldü. Müslümanların evlerini ve camilerini yıkmak için dinamit kullanıldı. Rum piskoposu gücünün yettiği kadar Müslüman'ı kurtarmakla göze çarptı, fakat Rum halkı Müslümanları soymak işinde Bulgarlara katıldılar.