Gönderi

Randevuya her gelişinde bir yığın meçhul, hareket hâlinde... Buluşma dakikaları yaklaştığı zaman, loş salonda, gözlerim giriş kapısının yaylı kanatları üzerinde parlayan buzlu camlara dikilir. Dışarıda dolaşanların gölgeleri bu camların üstünde uzayıp kısalmaktadır. İçeriye girecek olanın gölgesi, gittikçe büyüyerek ve aslına benzeyerek yaklaşır. O değildir. Fakat yanılmış olmak ihtimalinin temennisi içinde birdenbire açılan kapıya bakarım: O değildir. Gözlerim yine buzlu camların üzerindeki rüyaya dalar. Donuk parıltılar, koyuluklar, belirsiz şekiller kaynaşmaktadır. Uzun, uzun, çok uzun bir zaman geçer. Belki birkaç saniyedir, fakat saatler kadar uzar. Sayısız oluş sürprizleriyle görünüp kaybolan gölgelerin hiçbiri gelişme ve bozulma ânlarında onun şeklini sezdiren benzerliklere yaklaşmaz. Bu gölge o değildir, şu gölge o değildir. Kapı açılır, kapanır; açılır kapanır; kadınlar, kahkahalar, garsonlar girip çıkarlar. Ben büyük salonun karanlık dibinde, her birinin bana verdiği hayal kırıklığını gittikçe daha fazla çarpan kalbimde hazmetmeye çalışarak beklerim ve gözlerimi buzlu camların üstünden ayırmam. Uzun, uzun, çok uzun anlar geçer. Saate bakar ve ayağa kalkarım. On dakika geçmiştir. Gelmemesi ihtimalinin içine ölçüsüz bir hayalin doldurabileceği bütün felaketlerin toptan sezgisi içinde, onun gecikmesini tabiî gösterebilecek mazeretlerin hiçbiri korkunç realiteyi izah edemez. Gelmesinden başka şifam yoktur. Gelmezse, yeryüzünde hiçbir güzel canlı ve enteresan şeyin beni oyalayamayacağını düşünmenin verdiği bir ümitsizlik dehşeti içinde yerime oturur, gözlerimi buzlu camların yarı karanlık zemininde oynayan kaderin parıltılarına dikerim. Nihayet işte, o, onun gölgesi, hiç aldanmadım. Camın üstünde büyümeye başlar. O, muhakkak. Fakat gözlerin verdiği tam emniyete kavuşmak için, kanadın hiçbir hareketini kaçırmam. Evvela küçük bir aralık. Onun eli, bileği ve mavi robunun kolu. Mıhlanmışımdır. Vücudu benim görüş sahama dâhil mekânın içinde bütünleşince, hadisenin içindeki azametini ona sezdirip gururunu azdırmamak için, ruhumun kepenklerini indiririm: Önüme bakarım. Ancak yaklaştığı zaman gözlerimi kaldırırım. O, benim yüzüme değil, hiçbir şey görmeden sağ veya sol tarafa bakmaktadır. Kendimde tabiî bulduğum his büzülüşünü onda affetmem. Buluşma ânının en büyük ümitler ve korkularla dolu heyecanı, onun yüzünden benim üstüme bir aşk rahmeti gibi boşalmalıdır. Fakat yüzü ne kadar donuk! Sanki, arzusuna rağmen, kaderi tarafından bana doğru itilmektedir. Adımlarında ne ağırlık! Hemen geri dönüp gidiverecekmiş hissini veren bir isteksizlik zevahiri altında, belki, iradeyi bunaltan bir zahmetle gizli tutulan müthiş bir heyecan vardı. Fakat bu "belki" o ânın sevincini bulandıran en korkunç emniyetsizliktir. Yaklaşır. Kalkarım. Önüne bakarak oturur. Benim gözlerim onun yüzündedir. Bu fark iki cinsin tabiatı arasında mı, yoksa hislerimizin dereceleri arasında mı? Buluşma ânının ilk muamması budur. Yüzüme bakar. Gözleri boş ve dolu gibidir. Gülümser, fakat bu da belirsizdir. Geç kalışını günlük hayatın basit arızalarıyla izah ederken, sesinin tabiîliği, aramızdaki münasebeti en âdi ruh temaslarının sadeliği içine düşürür.
Sayfa 54 - Ötüken Neşriyat·Kitabı okudu
Edebiyat
·1 alıntı·
75 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.