Duygu ne denli şiddetli olsa bir subapı ve emniyeti kendiliğinden çekiliyordu, üzüntü ne kuvvette olsa kalp soyulmaya, dilimlenmeye başlıyor ve müddet sonra seyreliyordu, ağlamada da önceki sağanak diniyordu. Aziz ne olursa olsun burada şu anda bunun durmamasına ve nihayet etmemesine ihtiyaç duyuyordu. İnsan sınırı bu muydu? Üzülebilme sınırı, ağlama sınırı, durma sınırı, anlama sınırı, hissetme sınırı... Ne korkunç bir şeydi bu böyle! Hiçbir şeye hak ettiği kadar üzülemeyecek, ağlayamayacak, zaten anlayamayacak, hissedilenin istediği, aslında talep ettiği kadar hissedilemeyecek yaşamın kenarından ölümün ortasına inilecekti. Muhakkak başka bir yol olmalıydı, muhakkak ki, ölümün ortası vardı çünkü. O varsa yaşamın da ortasını, derinini, sahisini, ağlamanın kuyusunu, hissetmenin başkası engellemeden ilerleyebildiği yolunu, düşünmenin araya girenlerce perdelenmediği bir odasını bulacaktı. Yoksa burada bir dakika durmanın manası senelerce otlamaktı, beş dakika durmak onca otlayıp sonra da kesilmekti, koyunun teessüfüydü.