Umami tadı bu kadar yerinde olan az kitap vardır. Tatlı, acı, ekşi ve tuzlunun çok kararında dağıtıldığı bu kitapta, dram, komedi ve sistem eleştirisi sizi bekliyor.
Doppler romanı, günümüz şehirli hayatlarının zırvalıkları, insanın tüketim alışkanlıkları, doğaya ve diğer canlılara bakışımız gibi pek çok konuda, tabiri caizse, “güldürürken düşündürüyor”. Kitabın ana kahramanı ve anlatıcısı Andreas Doppler, orta yaşlarında, iki çocuk babası ve elini attığı her işte çok başarılı olmuş bir kentli. Bir gün, pek de tanımadığı babasının ölümünün ardından, bisikletle çıktığı bir orman gezisinde küçük bir kaza geçiriyor. Bu kaza, belki de o güne kadar alttan alta pişmekte olan bazı duygu ve düşüncelerinin bir anda patlamasına ve kahramanımızın radikal kararlar almasına yol açıyor. Her şeyi geride bırakıp ormanda kalmaya karar veren Doppler’in yaşadıkları harika bir okuma deneyimine kapı açıyor.
Tüketim, ticaret, modern şehir yaşamı ve başarı gibi kavramları sorgulayan kitap, mizahi unsurlara da yer vermesi sayesinde çok rahat okunuyor. Doppler’in yavru geyik Bongo’yla yarı mecburi başlayan arkadaşlığı, bana göre kitabın yazın tarihine geçmesi gereken bir parçası.
Doppler, aslında devamında gelen iki kitapla birlikte bir seri olacak şekilde yazılmış. Ancak bu üç kitap birbirinden bağımsız olarak da rahatlıkla okunabilir. Serinin ilk kitabı benim favorim. Yan karakterlerin hikayeye katkıları sayesinde Doppler, Norveç edebiyatının müstesna örneklerinden biri haline gelmiş. Siz Norveç edebiyatına aşina mısınız?
instagram.com/cityreadersmag