Gönderi

Birey ve Devlet
7/10
·523 syf.··
2024 60. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 29 Aralık 2024 18:00
Doğrusunu söylemek gerekirse gerek çevirmenin metinde eski kelimelere sıkça yer vermesi, gerekse içeriğin yoğunluğu nedeniyle okumakta zorlandığım bir kitap oldu Leviathan. Çeviri oldukça başarılı ancak eski kelimelerin sıklıkla kullanması metni ağırlaştırıyor. Yeni baskılarda -eğer yapılmadıysa- açıklayıcı dip notların metnin orijinaline sadık kalınarak sayfa sonlarında bulunması şahsi tercihim olurdu. Bölüm sonlarına dip not koymak çok da okur dostu bir editoryal seçim olmamış. (Okuduğum baskı; YKY, 6.Baskı, Ocak 2007) İçerik genelinde eseri beğenmek ile beğenmemek arasında kaldım. Birey ve devlet ilişkisi hakkında çok da benimsemediğim argümanlarla sık sık karşılaştığım bir okuma oldu. Okurken yaşadığım ikilem: - Şimdiye kadar pek çok dile çevrilen, pek çok baskısı bulunan, yazarının başyapıtı olarak değerlendirilen bir eseri beklediğimden daha farklı, daha otoriter ve daha güvenlikçi bir perspektifi yansıtıyor bulmanın yarattığı düş kırıklığı - Eserin çalkantılı bir dönemde, iç çekişmelerin yıprattığı, güvenlikçi güdülerin hâkim olduğu, dinin muktedirler ve Katolik Kilisesi tarafından güç devşirmek veya iktidarlarını pekiştirmek için kutsal bir dokunulmazlık zırhı olarak ortak olarak kullanıldığı bir iklimde yaşamış bir yazar tarafından kaleme alındığı gerçeği ve bugünün çağdaş yönetim anlayışının önemli göstergeleri olan ancak o dönem için ütopyadan öteye geçmeyecek olan güçler ayrılığı, insan hakları, bireysel hak ve özgürlükler, anayasal denetim, hesap verebilirlik, şeffaflık gibi kavramlara yer vermediği veya bu kavramları öncelemediği için doğrudan reaksiyon geliştirmenin çok doğru olmayacağı Leviathan’ın hemen hemen tüm içeriği "toplumsal sözleşme teorisi"ni temel almakta. Hobbes bu teoriyi “doğa durumu” terimi yardımıyla açıklıyor. Buna göre; doğa durumundaki insan mutlak biçimde ve sınırsız bir özgürlüğe sahiptir; kendisini kısıtlayan hiçbir norm (ahlâk kuralı, din, ilke, yasa) veya güç (hukuk sistemi, siyasi iktidar veya devlet) yoktur. Doğasında bencillik ve çıkarcılık olan her bir insan, çıkarları doğrultusunda yalan, hırsızlık, gasp, yağma ve cinayet gibi eylemlerde bulunma potansiyeline sahiptir. Herkesin her şeye hakkının olduğu bir durumda, doğal olarak herkes herkesle savaş halindedir. Böyle bir ortamda hiçbir can ve mal güvenliğinin olamayacağı ve karmaşa, başıbozukluk ve kaosun hüküm süreceği açıktır. Kısa vadede, genellikle güçsüzler ve yoksullar bu durumdan daha çok zarar görmekte; güçlüler ve zenginler ise avantajlı durumda olup fırsatları ve imkânları kendi çıkarlarına kullanmaktadırlar. Ancak uzun vadede, doğa durumu herkesin aleyhine ve zararına işlemeye başlar. Artık güçlülere de rahat yoktur; malları hem aç ve sefil yoksullarca çalınmakta, hem de kendilerinden güçlülerce gasp edilmekte veya yağmalanmaktadır. Artık en güçlüler de güvende değildir. Öte yandan, güç bakımından en tepede bulunmayan grup veya zümrelerin kendi çıkarları için birleşip en güçlü olanı alt edip yoksul ve güçsüz düşürmesi de imkân dahilindedir. Kısacası, doğa durumunda herkes tehdit altındadır. Bu yüzden, insanlar bir uzlaşma ihtiyacı hissederler ve birbirlerine zarar vermeme taahhüdünde bulundukları bir sözleşme yapmaya karar verirler. Ancak tarafların yapılan sözleşmeye uymalarını sağlayacak ve uymayanları da cezalandıracak bir güce ihtiyaç vardır. İşte bundan dolayı, bu “toplumsal sözleşme” ile kendilerine tek bir kişiden veya bir heyetten oluşan bir egemen seçerler. Her bir kişi, diğer kişilerin de aynı yolu izlemesi şartıyla, yönetilme ve temsil edilme hakkını "devlet" adı verilen tüzel kişiliğe devreder. Bu bağlamda kişi; güvenlik başta olmak üzere refah, adalet, eğitim, sağlık, vb. temel ihtiyaçlarda devletin kendisine belirli koşullarda güvence sağlaması karşılığında, devleti veya iktidarı temsil eden kurumların yasal çerçeve dahilinde bazı hak ve hürriyetlerini kısıtlamasını, gerektiğinde kendisine karşı ceza ve yaptırımlarda bulunmasını da kabul etmiş olur. Bu çerçevede, ilk bakışta bir sorun yok gibi. Ancak biraz derinlemesine düşünürsek; Karamsar bir siyasi anlayışla; insan doğasının çıkarcı ve kavgacı olması (birinci kısım) nedeniyle tüm gerilimleri ve savaşları önlemenin ancak mutlak bir kudrete sahip egemen bir gücün varlığıyla mümkün olacağı tezi (ikinci kısım) etrafında dolanan değerlendirmeler yapılmış; evrensel değerler ve bireysel hak ve özgürlüklerden ziyade devletçi, güvenlikçi ve pragmatist bir yaklaşım izlenmiş. Müteakiben (üçüncü kısım) Hristiyanlık öğretileri çerçevesinde, din ve devlet ilişkisindeki çarpıklıkları, dini dışlamayan ancak Kilisenin istismarlarını -aşırı detaya boğma pahasına- ortaya koyan Thomas Hobbes, ilginçtir ki kimileri tarafından ateist, kimileri tarafından koyu bir muhafazakâr, kimileri tarafından da dönemin baskın dinamikleri gereği gizli bir ateist olmakla itham edilmiş. Kitabın neredeyse üçte birini işgal eden bu kısım okuru en çok zorlayan bölüm. (Şahsen bu kısmı çok derinlikli şekilde okumayı gereksiz bularak göz atıp geçtiğimi söylemeliyim.) Roma Katolik Kilisesi tarafından savunulan kralların ilahi hakkı doktrininin kutsal metinlerde hiçbir temeli olmadığına işaret eden ve bu tezini özellikle Eski Ahit ve Yeni Ahit odaklı olarak dile getiren Thomas Hobbes, bu sefer de demokrasi, hukuk, bireysel hak ve özgürlüklerden ziyade egemen gücü kutsayan bir bakış açısı ortaya koymuş. Eserin yazıldığı tarihte (1651) yaşanan çekişme, kavga ve savaşları önlemek, asayiş ve güvenliği sağlamak adına bu tercih mazur görülebilir olsa da, günümüzde uzak ya da yakın, az ya da çok güçler ayrılığını solumuş çağdaş okur için, yazarın en iyi yönetim biçimi olarak totaliter bir yaklaşımını önerdiği düşüncesine kapılmak hiç de zor değil. En temel ve en dar anlamıyla devletlerin asayişi sağlamak, kan dökülmesini engellemek, güvenliği tesis etmek ihtiyacından dolayı gerekli olduğu kabul edilebilir ama devlet kimliği ile bir muktedirin veya muktedirler zümresinin bireyler için, hak ve özgürlüklerin adaletle ve kullanılabilmesi için sakınılması gereken bir tehdit olabileceği, egemen gücün yurttaşlar üzerinde sınırsız ve mutlak bir güce sahip olmasının sakıncaları üzerinde pek durulmamış. Toplum Yasası kavramını "her uyruk için, sözle, yazıyla veya iradenin bir başka yeterli işaretiyle, doğru ve yanlışın ayırt edilmesi için, yani neyin kurala aykırı olup neyin olmadığının ayırt edilmesi için kullanılmak üzere, devletin uyruklarına emrettiği kurallar" olarak tanımlayan Hobbes'un (sf. 189) "devletin egemen gücünün toplum yasalarına uymak zorunda olmadığını (sf. 190) ve yasaların yorumunun egemen güce ait olduğunu (sf. 196) ifade etmesi bunun en bariz göstergesi. Devlet yönetiminde dinin suistimal edilmesine gösterdiği tepkiye karşılık; devletin ve iktidar sahiplerinin, şeffaf, hesap verebilir, adil, objektif, hukuka ve evrensel değerlere saygılı olmalarının teminatının ne ile sağlanacağı konusunda doyurucu bir açıklamayı bu eserde aramak, yazıldığı dönem dikkate alınırsa çok gerçekçi bir beklenti değil. Ancak, tartışmaya açtığı hususlar, kendi içeriği itibariyle sağlıklı ve bugünün ihtiyaçlarına cevap verebilecek çözümler sunmasa da, Batı'nın modern siyasal felsefesinin adeta kuluçka dönemini yansıtması itibariyle önemli bir eser. Benzer sorunların günümüz dünyasının birey-devlet ilişkilerinde hâlâ var olduğunu göz önüne alırsak, konunun çözüm arayışında olan muhatapları adına önemli doneler sağlama potansiyelini içinde barındırmakta. Çünkü tarih düzleminde, ders, öğreninceye kadar devam etmekte... ___________________________________ Not: Esere dair daha detaylı ve kapsamlı bir değerlendirme okumak isteyenler aşağıdaki linki kullanabilir: mutlaktoz.wordpress.com/hobbes-ve-levia...
İnsan ve Devlet
LeviathanThomas Hobbes · Yapı Kredi Yayınları · 20241,266 okunma
··
139 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.