Bir tabloya bakmışsınız gibi bu kitap. Anlık bir tat bırakıyor gibi görünse de, iz bırakacağınızı hissediyorsunuz. Öyle dramatik olaylar yok, her şey minimalist. Karakter çözümlemelerine fazla bulaşmadan, sade bir dille ilerliyor. Ancak bu kadar yalınlığın altında başka bir şeyler var mı? Biraz daha yakından bakalım.
Çieko, aslında değişen Japonya’yı temsil ediyor. Öz anne babasından ayrı büyümüş; başlarda onları merak etse de, zamanla duruma alışıp onları sormuyor bile. Bu durum, Japonya’nın tarihsel geçmişinden kopuşuna ve yeni koşullara uyum sağlamasına benzetilebilir. Onu evlatlık alan ya da kaçıran ailesiyle ilgili belirsizlik de önemli bir nokta. Kawabata burada, "Japonya hatalı ya da değil, şu anki durum bu," diyor olabilir. Kitabın, atom bombasından yaklaşık yirmi yıl sonra yazıldığını düşünürsek, bu vurgu daha da anlamlı hale geliyor.
Bu kopuşun altını çizen bir başka detay, Çieko’nun babasının ilham aldığı ressamlar: Paul Klee, Matisse, Chagall. Bu sanatçılar geleneğe aykırı, modern eserler üreten isimler. Babasının geleneksel Japon kimono desenlerini tasarlarken bu modern ressamlardan etkilenmesi, Japonya’nın modernleşme ve Batı etkisine uyum çabasını simgeliyor.
Öte yandan, Naeko geçmişle bağını koparmamış. Anne ve babasının yanında kalmış, ama bu bağın ona bir gelecek sunmadığını hissediyoruz. Eksiklik ve yetersizlik duygusu, onun mutsuzluğunu hep hissettiriyor. Hatta Çieko ile yeniden bir araya geldiklerinde bile, onun yanına gitmek istemiyor; sanki onu mutsuz etmekten korkuyor ya da onunla yüzleşmekten çekiniyor.
Kawabata, romanı mutsuz bir kabullenişle bitiriyor. Çieko geçmişi inkâr ederken, Naeko'ya bir gelecek vermiyor. Bu iki karakter, Japonya’nın savaş sonrası kimlik arayışını ve gelenek ile modernleşme arasındaki gerilimi temsil ediyor. Yazar, bu gerilimi çözmek yerine, bu çatışmayı bir durum olarak kabul etmemizi istiyor.