Düşünen insanı diğer canlılardan ayıran özelliklerden biri anlamlandırma isteğidir. Bu dünyayı daha yaşanabilir görebilmek için yemek-içmek-uyumak gibi ilkel dürtülerimiz dışında kalan her şeyi anlamlandırmak isteriz ya, Giovanni Drogo'nun Bastiani Kalesi'nde kalma çabasını da bu varoluşsal anlamlandırma isteğinden başka bir şey olarak görmedim ben. İnsan, yeryüzündeki şu kısacık yaşamında, varlık sebebinin bir işe yaradığına kendini ikna etmek istiyor. Birileri şahit olsa ve "kahraman" ilan edilse daha iyi (!) ancak insanlar ikna olmuyorsa son çare kendini bu konuda ikna etmek ve bireysel yaratılış sebebini iyi bir şekilde yerine getirdiğinden emin bir şekilde mutlu sona erişmek istiyor. Roman boyunca Drogo'nun tüm zevklerini kale içinde kalabilmek için terketmesi, romanın sonunda ise sadece kendini ikna etmeye karar vermesi başka neyi gösteriyordu?
Özetle, insan olmanın en büyük cezalarından ya da ödüllerinden biridir varoluşsal sancılar. İnsan, "bütünün hangi parçasıyım?" diye sormaya mahkumdur. Hele ki düşünen insanlar için bu bazen bertaraf edilemeyen ve sonu hüsranla biten bir acıdır. Bu acı bir Filozof ve Teolog olan Soren Kierkegaard'da "Tanrı benimle neyi kastetmiş olabilir" sorusuyla ortaya çıkarken, İsmet Özel gibi bir şairde şu mısralarla ortaya çıkar:
«"Şimdi tekrar ne yapsam" dedirtme bana Yâ Rabbi!
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu...
Kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde.
Bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbelâlemin!
Tütmesi gereken ocak nerede?"»