9/10
·368 syf.··
Beğendi
·
2025 5. kitabı
·
24 günde okudu
·
Okunma: 29 Ocak 2025 17:40
Ayşe Zarakol'un Batı’dan Önce isimli bu kitabı, genel olarak tarih ve Uluslararası İlişkiler alanında akademik bir çalışma görünümünde ve konuya uzak bir okur için, öyle bir çırpıda okunabilecek türden bir kitap değil. Kendi adıma, herhangi bir terime takılmadan, web'de küçük araştırmalar yapmadan, sözlüğe bakmadan kitap üzerinde ilerleyebildiğim içeriğin % 70'leri geçmediğini söyleyebilirim. Buna rağmen; basmakalıp, nesnellikten uzak, hamaset sosuna bulanmış bir bakış açısından ziyade; dini, etnik, kültürel, her türlü aidiyetin ötesinde hazırlanmış, olabildiğince objektif ve ezber-bozan bir çalışmanın ürünü olarak, kitabı gerçekten çok beğendim. Kitabın içeriği ana hatlarıyla şu şekilde: - Doğu, Asya, Avrasya, Cihannüma terimlerinin açıklandığı, Asya ve Avrasya'daki Egemenlik ve Dünya Düzeni kapsamındaki tarihsel sürecin kavramsal ve kuramsal olarak açıklandığı BİRİNCİ BÖLÜM, - Doğu kavramının ortaya çıkışı, Cengizli Dünya Düzenleri, 13. ve 14. yüzyıllar itibariyle Cengiz Han İmparatorluğu ve halefi olan hanlıkların anlatıldığı İKİNCİ BÖLÜM, - Doğu'nun bölünmesi ve Cengizli sonrası Dünya Düzenlerinin (14. ve 15. yüzyıllar itibariyle Timurlular ve Mingler) anlatıldığı ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, - 15. ve 16. yüzyıllarda Doğunun genişlemesine söz konusu olan Timurlu Sonrası Dünya Düzenlerinin (Osmanlılar, Safevîler, Bâbürlüler) yer aldığı DÖRDÜNCÜ BÖLÜM, - Küreselleşen bir dünya üzerinde Cengizli etkilerinin ele alındığı BEŞİNCİ BÖLÜM, - Doğu dünya düzenlerinin yükselişinin ve düşüşünün tarih ve Uluslararası İlişkiler bağlamında incelendiği ALTINCI BÖLÜM, - Son olarak, yazarın kitap içeriğinde öne sürdüğü savlar bağlamında şahsi olarak kendini konumladığı yaklaşımı açıklamış olduğu YEDİNCİ BÖLÜM Kitap, 2023 ve 2024 yıllarında uluslararası platformda 3 en iyi kitap ödülü, 1 en iyi tarih kitabı ödülü olmak üzere 4 farklı ödül kazanmış. Sanıyorum tarih ve Uluslararası İlişkiler disiplinlerine aşina olan okurlar, bu çalışmadan çok daha iyi istifade edeceklerdir. Yazar, her şeyden önce Batılı tarihçilerin ve Uluslararasi İlişkiler disiplini uzmanlarının Rönesansın tarihin önceki dönemlerini yok sayarcasına birdenbire gerçekleştiği şeklindeki rasyonellikten uzak genel eğilimini reddederek konuya girmekte; ve Küresel Uluslararası İlişkiler disiplininin 3 kör noktasını şu şekilde belirtmekte: 1. "Uluslararası İlişkiler anlatılarında Batı dışı aktörler ve devletler neredeyse her zaman sadece Batı'yla (nadiren de birbirleriyle) karşılaştırılır. Doğu'nun dünya siyasetindeki önemi, sıklıkla Asyalı ya da Avrasyalı aktörlerin Avrupa'nın yükselişe geçişine nasıl katkıda bulundukları gösterilerek ispatlanmaya çalışılır." (sf. 7-8) 2. "Uluslararası İlişkiler'de Batılı olmayan devletler ve halklar sıklıkla 19. yüzyılda Avrupalılar tarafından küresel bir düzen içine sokulana kadar uluslararası siyaseti olmayan ya da genel olarak dünyaya ilgisiz aktörler olarak görülür: Yani sadece yerel aktörler olarak anlaşılırlar." (Sf. 8-12) 3. "Uluslararası İlişkiler literatüründeki sorun, sadece Avrupalıların uluslararası düzenler kurduğunu ve diğer herkesin kendi bölgesel, kültürel ya da dinî adasında oturmaktan hoşnut olduğunu varsaymaktan daha derinlere iner. "Egemenliğin" ortaya çıkışı bile birçokları tarafından salt Avrupa'ya özgü bir gelişme olarak görülür. Uluslararası ilişkiler ders kitaplarının çoğu hem devlet egemenliğinin hem de "uluslararası sistem"in doğuşunu hala Vestfalya Barışı'na (1648) tarihlendirir." (Sf. 12-13) Kitabın ağırlıklı olarak işlediği, örneklendirdiği ve gerekçeleriyle ortaya koyduğu temalardan bana göre en dikkat çekeni; bugün Asya, Avrasya veya Doğu olarak bilinen coğrafyalarda Moğolların ve müteakip dönemlerdeki irili ufaklı devletlerin, bilinenlerin aksine, köklü bir dünya düzeni mirası bırakarak etkileşimde bulunduğu komşu coğrafyaların şekillendirilmesinde önemli bir pay sahibi oldukları ve Batı dünyasının (özellikle Avrupa'nın) birer kabile devleti olarak gördüğü bu devasa yapıların hak ettiği ilgiyi görmedikleri. Yazar, kendi ifadesiyle, bu kitabıyla "Avrupa'yı merkezden uzaklaştırıp Batı Asya'yı tekrar merkeze yerleştirerek 16. yüzyılın dünya siyasetini yeniden kurgulamakta" (sf. 136). Bunun dışında kitapta pek çok dikkate değer bilgi, değerlendirme ve görüş mevcut. Bunlardan başlıcalarını şu şekilde sıralamak mümkün: - Hükümdarın bir şekilde (hastalık, ölüm, vb.) yönetimi bırakmak zorunda kaldığı durumlarda, varislerin birbirleriyle giriştiği çetin mücadele sonunda kazananın yönetimi devralması şeklinde açıklanabilecek tanistry akidesi (sf. 27, 85), - "Doğulu" elitlerin 19. yüzyılda (özellikle yüzyılın ikinci yarısında) Avrupa'nın medeni üstünlüğü anlatılarıyla karşı karşıya kaldıklarında ontolojik olarak neden bu kadar kolay pes ettikleri (sf. 42), - İbn Battûta'nın hak ettiği değeri görmeyen "Seyahatname"si (sf. 50), - Veba hastalığının devletlerin kaderini etkileyen travmatik etkileri, - Siyasileş(tiril)en dinin, Hakk yerine hükümdarlara hizmet ettiği (sf. 103), - Cengizli egemenlik modelinin Cengizli hanedanından ve onunla ilişkili dünya düzeninden uzun ömürlü olduğu, yüzyıllar boyu diğer potansiyel büyük hanedanları motive ettiği, - "İslâmlaşmış" imparatorlukların doğru anlaşılmasının, onların ilk önce birbirleriyle etkileşimleri içinde yeniden tahayyül edilmesiyle mümkün olacağı (sf. 135), - 16. yy. ikinci yarısında Osmanlı'nın Bağdat'ı fethetmesinden sonra hüküm sürdüğü topraklarda sünnileşmesine benzer şekilde Safevi ülkesinde de Şiileşme yaşandığı (sf. 164-169) ve Timurlu sonrası imparatorlukların mezhepselleşmeye Avrupalı emsalleriyle aynı zamanda yönelmesinin tesadüf olmasının zor olduğu (sf. 204), - Tarihin eski dönemlerinden itibaren Jüpiter-Satürn gezegenlerinin kavuşumu, binyıl kehanetleri, huruf ve remil gibi okültif ilimleri gibi pek çok mistik yaklaşımın siyasette ve hükümdarların aldığı kararlarda nasıl etkili olduğu (sf. 179, 236), - Safevîlerden, hatta Bâbürlülerden çok daha uzun süre ayakta kaldıkları halde, gerileme paradigması ile en yakından ilişkilendirilen siyasi yapının Osmanlı imparatorluğu olmasının nedenleri (sf. 181), - Sahipkıran (güçlü, kudretli, büyük hükümdar) kavramı (sf. 197), - Cengizli ve Timurlu sonrası emsalleri ile kıyaslandığında, Moskova hükümdarlarının dinî farklılıklara karşı çok daha az müsamahakâr olduğu (sf. 223), - Sanayi Devrimi gibi çığır açıcı bir atılımın aslında nispeten geç bir tarihte gerçekleştiği; sanayileşmenin 19. yüzyılda Batı ile Batı dışı (özellikle de Avrupa ile Asya) arasında yarattığı maddi uçurum geçmişe dönük olarak abartılırken, sanayileşmenin Batı Avrupa'daki öncüleri ile geciken Batılılar arasındaki uçurumun minimize edildiği (sf. 251), - Pan-Türkizm, Pan-Turanizm akımlarının ideolojik altyapısı, kökeni ve kapsamı (sf. 269- 270) - Küresel tarih kavramının açmazları ve yol açtığı yanılgılar (sf. 290). Yazar Ayşe Zarakol'un Paul Kennedy'nin önemli eseri Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri'nde 16. yüzyıl öncesinde tarih sahnesinde yer alan Doğu imparatorluklarını için bölgesel "güç merkezi" şeklinde yer alan tanımlamasını şiddetle ve gerekçeleriyle birlikte reddettiğini (sf. 137-140) ve "Osmanlılar, Babürlüler ve Safevîler, Uluslararası İlişkiler literatüründe varsayıldıkları gibi imparatorluk adalarından (güç merkezleri) ibaret değilllerdi. Daha ötesiydi." (sf. 178) şeklinde bu konuyu örneklendirdiğini görmekteyiz. Kitapta yer alan içerikle ilgili ilave okumalar için ise, yazarı düşünsel olarak bir şekilde etkilemiş olan yazar ve araştırmacılardan Suematsu Kencho, Ziya Gökalp, George Vernadsky, Arnold J. Toynbee, Karl Wittfogel, Owen Lattimore adları öne çıkmakta. (sf. 264-265). Akademisyen yazar Ayşe Zarakol, Asya ve Avrasya'nın zengin bir kültürel potansiyele sahip olduğu düşüncesinde ve kitabın finaline doğru şu ifadeleri kullanıyor: "Cengizli tipi "dünya düzenleri" dine ya da etnik kökene göre örgütlenmemişti. Bunun, birçok kişi tarafından nominal olarak benimsenebilecek -Roma İmparatorluğu gibi- ortak bir miras olmasının nedeni budur. Bu ortak mirasın anlatılması ve bunun düşünsel ve sanatsal bağlantıları vurgulayan bir anlatı olması, Avrasya'nın bir ucundan ötekine dinlerarası ve uluslararası köprüler kurmak için kullanılabilir. Bölge hakkında daha çoğulcu bir vizyon inşa etmek için Asya genelinde yeterli ortak tarihsel zemin mevcuttur; eksik olan bunu yapacak siyasi iradedir." (sf. 292) Yazar, kitabın en son satırlarında ise; bir tarihçi olmamakla birlikte tarih yönelimli bir Uluslararası İlişkiler araştırmacısı olarak kitabında yer verdiği içerikte hatalar bulunabileceğini mütevazı biçimde ifade ediyor ancak şu önemli notu da düşüyor: "Tarihsel bilginin birikebilmesi için, makul anlatılar ortaya koyma, sonra da bunların başkaları tarafından yavaş yavaş düzeltilip boşluklarının doldurulmasını umma(k) dışında bir yol bilmiyorum." (sf. 293) Şimdiye kadar yapmış olduğum okumalarda muhtelif deneyimler yaşadım. Keyifli zaman geçirdiğim, bir çırpıda ve uykusuz kalma pahasına okuduğum, bazen etkisine kapılıp duygulandığım, hüzünlendiğim veya farklı dünyalara taşındığım kitaplar oldu; etrafımı, kendi iç dünyamı sorgulatan, omuzlarımdan tutup sarsan kitaplar olduğu gibi. Bu kitabın bendeki etkisi ve düşünsel alanıma dokunuşu da farklı oldu. Doğruyu söylemek gerekirse yazarın bazı sav ve iddiaları, bilerek veya bilmeyerek kuşatılmış olduğum kabullenmelerin sınırlarını zaman zaman zorladı. Ancak şunu da farkettim: Yaşadığımız topraklarda, bu toprakların yakınında, yakın uzak çevresinde, bizim dışımızda varlığından haberdar olmadığımız pek çok yaşanmışlık, köklü bir doku ve kültürel bir zenginlik var. Bu zenginliğin özneleri; tarihsel olarak miras edindiğimiz hayranlıkların, ön yargıların ve husumetlerin de nesnesi aslında. Etnik yönden (Moğol, Tatar, İranlı, Rus, Türk, Arap, Japon, Çinli, vb.), dini açıdan (Hristiyan, Yahudi, Müslüman, vb.) veya mezhepsel boyutta (katolik, protestan, ortodoks, sünni, şii, vb.) farklı aidiyetlerde bulunan pek çok aktör, hiçbir ayrım yapmaksızın, tarihin tozlu ve kuytuda kalmış raflarına kâh siyah, kâh beyaz, kâh gri sayfalar bırakmış. Bireysel olarak kimse böbürlenmesin, kimse de kendini değersiz görmesin. Doğduğumuz yeri ve dolayısıyla kültürel bileşenlerimizin büyük çoğunluğunu kendi irademizle belirleyemedik. Her birimiz, farklı bir coğrafyada, farklı bir yörede, farklı bir dinin mensubu olarak ya da inançsızlığın tercih edildiği bir ortamda dünyaya gelebilirdik. Bizi tanımlayan asıl şey, bilinçli tercihlerimiz ve eylemlerimizdir. Doğru bir tarihsel bilgiye ulaşmak ve geleceği makul ve rasyonel biçimde tasarlayabilmek için tarafsız bir yaklaşım geliştirmek, eleştirel düşünce kültürünü kazanmak, çok yönlü "sorgulama-değerlendirme-analiz"ler ve çapraz okumalar yapmalıyız ki, görünen ve empoze edilenin ötesini anlayabilelim ve doğru aksiyonlar alabilelim. Bunu aşamadığımız, ideoloji ve hamaset tuzağından çıkamadığımız sürece yazarın da ifade ettiği şu durum daima geçerliliğini koruyacak: "Kendi kültürümüze ve performansımıza dair değerlendirmelerimiz nesnel liyakat kıyaslamalarına dayanmaz." (sf. 251)
Batı’dan ÖnceAyşe Zarakol · Koç Üniversitesi Yayınları · 202431 okunma
·
273 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.