·156 syf.····Okunma: 07 Şubat 2025 01:30 Kitabın çevirmeni Sabahattin Ali önsözde şöyle diyor: Romantik cereyan, dünya edebiyatına verdiği eserlerden ziyade, Almanya'nın, hatta Avrupa'nın sanat ve fikir hayatına yaptığı tesirle anılır. Yalnız birkaç kişi, çığırlarının sınırlarını aşarak, bütün insanlığın malı olacak eserler meydana getirmişler ve bugüne kadar canlılıklarını muhafaza etmişlerdir ki, biz bu kitapta bunlardan birer örnek vereceğiz.
Bunlardan birincisi, Heinrich von Kleist'ın "San Domıngo'da Bir Nişanlanma",
İkincisi, Adelbert von Chamisso'nun "Peter Schlemihl'in Acayip Sergüzeşti",
Üçüncüsü de, E. T. A. Hoffmann'ın "Duka ile Karısı" adlı hikayeleridir.
Daha sonra Sabahattin Ali, bu üç yazarı kısaca tanıtıp, öykülerine geçiyor.
“San Domingo’da Bir Nişanlanma” 18. yüzyıl’da Haiti adasında zencilerin beyazlara karşı ayaklanması sırasında geçer. Adayı beyazlardan temizlemek isteyen zenciler etrafında örülen bu hikayede; Avrupalı bir adam ve melez bir kadın arasında ilginç bir nişanlanma gerçekleşir. Ben bu hikayeyi pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim, çünkü o dönemin tarihi ve betimlemeleri ile hikâyenin anlatılış tarzı beni fazlaca sıktı.
Ancak bu öykünün yazarı Heinrich von Kleist'ın biyografisi beni öyküden daha fazla etkiledi. Kendisi gibi hayattan bezmiş, kararsız ve bedbin ruhlu bir kadınla, Henriette Vogel'le tanışıp, aşık olan Kleist, en ihtiraslı anında kadına "her ne isterse reddetmeyip yapacağına" dair bir söz veriyor. Bir gün beraberce Berlin'den Potsdam'a gidiyorlar. Orada kadın, Kleist'e verdiği sözü hatırlatıp, kendisini öldürmesini istiyor. Kleist kadınla birlikte ölmeye karar veriyor. Geceyi küçük bir otelde mektup yazmakla geçiriyorlar ve ertesi sabah, henüz 34 yaşında olan Kleist önce kadını, sonra kendini tabancayla öldürüyor. Bu ne sözüne sadıklık arkadaş diye içimden geçirmedim değil, öyle ki bu aşk “Amour Fou” adında bir filme bile konu olmuş.
İkinci ve en güzel hikayeyi sona bırakıp üçüncü hikaye "Duka ile Karısı" na geçeyim. Yazarın bir tablodan yola çıkarak yazdığı bu hikayede, Carl Wilhelm Kolbe the Elder'in "Duka ile Karısı" ( Google'a bu şekilde yazarsanız tabloyu görebilirsiniz) tablosuna bakıp kendilerince yorumlayan iki genç, yanlarına gelen bir adamın asıl öyküyü anlatmasıyla tablonun gerçek hikayesini öğrenirler. İhtiyar seksen beşlik Duka, 19 yaşlarında güzelliği dillere destan bir kız olan Annunziata ile evlenir. Bu hikaye tesadüflere dayalı bir hikayedir. Kızın taa çocukluğunda görüp içinde bazı hisler uyandıran ve sonra kaybettiği Antonio adındaki bir gençle yolları tekrar keşisir. Antonio kızı görür görmez çocukluğunda gördüğü yüzü hemen hatırlar. Antonio'ya yoldaşlık edip, akıl veren bir başka karakter ise yaşlı kocakarıdır. Kocakarı ve Antonio arasındaki diyologları çok sevdiğimi söylemeliyim. Hikaye bu dördü ve halk arasında gelişir.
Gelelim kitabın en güzel, en sevdiğim hikayesi '"Peter Schlemihl'in Acayip Sergüzeşti" ne Chamisso'nun bu kitabını kütüphaneme de eklemeliyim.
Sabahattin Ali, Adelbert von Chamisso'nun biyografisinde şöyle diyor. Chamisso, gölgesini kaybeden bir adamın macerasında kendi ruhunun dertlerini aksettirdi. Gerçi Chamisso bu eserinde böyle bir maksat güttüğünü inkar etmişse de, hikayede kendi üzüntülerinin izi bulunduğu açıkça görülmektedir. Fakat buna rağmen, belki kendisi de farkına varmadan ve istemeden, etrafının ona karşı vatansızlığından dolayı aldığı tavırdan duyduğu teessürü, burada şairane bir şekilde dile getirmiş oldu. İnsanların boş bir şeye, bir gölgeye ne kadar ehemmiyet verdiklerini, bu yüzden insanı nasıl bedbaht ettiklerini gösterdi. Kitap derhal meşhur oldu, bütün Avrupa dillerine, daha sonra Çinceye bile tercüme edildi.
Chamisso, bir dostuna yazdığı mektupta hikâyenin nasıl meydana geldiğini şöyle anlatmış: "Bir yolculukta şapkamı, bavulumu, eldivenlerimi, kısacası yanımda neyim var neyim yoksa hepsini kaybettim. Fouque: gölgeni kaybetmedin mi? diye sordu. Böyle bir şey olacak olsa ne olurdu diye düşündük. Sonra bir gün La Fontaine'in bir kitabını okuyorduk, burada kibar bir adamın bir toplantıda cebinden, oradakilerin istediği bir sürü eşya çıkardığı yazılıyordu. Ben de, tatlı dille istenecek olsa bu adam herhalde cebinden atla araba bile çıkaracak, dedim. İşte böylece "Schlemihl" tastamam hazırdı. Kırlık bir yerde, boş vaktim varken, yazmaya başlayıverdim."
Öyküye geçersek, Peter Schlemihl bir davette cebinden bir sürü şey çıkaran gri ceketli acayip bir adamla tanışır. Adam cebinden atlar ve bir Türk halısı bile çıkartabilecek tuhaflıktadır. Bu adam Schlemihl'in yanına gelip, kendisine gölgesi karşılığında hiç bitmeyen bir para kesesi vermeyi teklif eder. Schlemihl, bu teklifi düşüncesizce kabul eder. Schlemihl artık çok zengindir, ancak gölgesi olmayan bir adamdır. Onun gölgesizliğini fark eden etrafındaki insanlar tarafından dışlanıp, alaya alınır. Güneşli günler, ay ışığında parlayan geceler Schlemihl'in kabusu olmuştur. İnsan içine çıkamaz hale gelir ve gittikçe yalnızlaşır.
Chamisso, bu masalsı hikayeyi keskin bir zeka gücü ve güçlü bir ustalıkla yazmış, hayran kaldım ve bir gölgenin bu kadar önemli bir yer tuttuğunu ilk kez farkına vardım. :)
Kitapla kalın.