Bazı kitaplar vardır ki, okurken değil de bitirdiğinizde etkisini fark edersiniz. Simyacı da benim için öyle bir kitaptı. İlk sayfalarında masalsı bir anlatımla ilerleyen hikâye, aslında herkesin içinde bir yerlerde yankı bulan evrensel bir yolculuğun metaforuydu: Hayallerinin peşinden gitmek, iç sesini dinlemek ve hayatta gerçekten ne istediğini keşfetmek.
Paulo Coelho’nun sade ama etkileyici dili, Santiago’nun çobanlıktan hazine avına uzanan serüvenini neredeyse bir öğretiye dönüştürüyor. Kitap boyunca sıkça tekrarlanan “kişisel menkıbe” kavramı, insana sanki unuttuğu bir gerçeği hatırlatıyor: Evren, gerçekten de cesur olanlara yardım eder mi? Yoksa bu sadece güzel bir düşünceden mi ibaret? İşte burası, Simyacı ile okuyucu arasındaki en büyük yol ayrımı.
Kimileri için bu kitap, ilham verici bir pusula gibi. Yüreğindeki sesi dinlemeye cesareti olmayanlar için bir kıvılcım. Ama kimileri için de fazla basit, fazla didaktik, hatta “kişisel gelişim klişeleriyle” dolu bir metin. Ben kitabı okurken zaman zaman bu iki uç arasında gidip geldim. Bazen Santiago’nun içsel dönüşümü beni etkiledi, bazen de her şeyin fazla pürüzsüz ve tahmin edilebilir olduğunu düşündüm.
Ancak şunu kabul etmek gerek: Simyacı, okurun içinde bir şeyler uyandırıyor. Belki bir umut, belki bir hayal, belki de hayatındaki yol ayrımlarını sorgulama isteği. Kitap bittiğinde, Santiago hazinesini buldu ama asıl hazineyi bulan biz miydik, bilmiyorum. Fakat bir şey kesin: Simyacı, her okurun farklı bir anlam yükleyebileceği bir kitap. Kimine göre altın değerinde, kimine göre sadece bir avuç kum.