Puan vermedi·168 syf.····Okunma: 12 Şubat 2025 00:00 Öncelikle bu yazıya, Çiğdem Erkal'ın Türkçeye kazandırdığı eserlere karşı geliştirdiğim minnettarlığı ifade etmeden başlamak benlik olmazdı. Tolkien gibi, Le Guin gibi dünyanın en iyi iki ikincil yaratıcılarının eserlerini dilimize çevirmek kolayca altından kalkılabilecek bir iş değil. Çiğdem Hanım, yıllar içerisinde bu zorluğu çok iyi göğüsledi ve hâlâ çevirdiği Tolkien eserlerini okurken kelimelerin, yer adlarının adaptasyonuna ve uyumluluğuna hayran olmamak elde değil.
Kurtbağrı, Erkal'ın henüz okumadığım ilk eseri olan Uçan Mabet'in ardından çıkmış ikinci romanı. Birçok romanını okumuş olmama rağmen Le Guin'in çok fazla öyküsünü okumamış olduğum için Kurtbağrı'ndan sonra listeme: Dünyanın Doğum Günü: Ve Diğer Öyküler (Ursula K. Le Guin)'i ekledim. Bunun sebebi; Çiğdem Erkal'ın Ursula'nın başta 'Seggri Meselesi' öyküsüne olmak üzere, diğer eserlerine de selam göndermiş olması.
Yine de kitabı okumak için illaki bu öyküyü okumaya gerek yoktu. Konu içerisine gayet iyi yedirilmişti. Zaten bazı bilgilerle Seggri Meselesi'ne az çok bakış atabiliyoruz ve daha iyisi deliler gibi merak ediyoruz.
Konuya gelmeden önce şunu net şekilde söyleyebilirim ki İzmir'de yaşamış ve köklerinin bir kısmı İzmir'e dayanan biri olarak İzmir'de geçen bir bilim-kurgu romanı okuma fikri çok hoşuma gitti. Zaten kitabın ismi olan Kurtbağrı, İzmir sokaklarını süsleyen ağaçtan geliyor. Çiğdem Hanım, bence kitabın en ilgi çekici karakteri olan, evrende maddesel olarak bir toz zerresi kadarken zihinsel ve ruhsal potansiyelini gerçekleştirip çok büyük şeylere vesile olan Hina Hanım'ın ağzından şunları söylüyor bu konuda: "Ne ilginç değil mi? Kimse onu kurtbağrı olarak bilmez. Herkes bilir o ağacı. Adını iç merak etmez. Nedense İzmirlinin o kadar vazgeçilmez bir parçasıdır, doğduklarından beri çevrelerinin bir parçasıdır ki, bir adının bile olabileceğini düşünmezler. Ağaçtır o onlar için. En fazla tüftüf ağacı. Hayat böyle bir şey..."
Felsefi soruları bir yana, kitap içerisinde en çok beğendiğim kısım dünyaya bir başka gezegenden gelmiş birinin gözlerinden bakabilmek ve delilik-velilik arasında, şimdi benim de koyduğum, ince çizgiye bir bakış atabilmekti. Bunların yanında elbette sistemin işleyişinin bizi getirdiği noktaya yapılan vurgu, Çiğdem Hanım'ın adlandırmasıyla 'cemaat kıyafetleri' olan toplumsal roller ve bu rollerin evrenin farklı bir noktasında dahi acımasız olabileceği; aslında bir dur dememiz gereken durumlar içerisinde nasıl bir atalet haliyle, toplu transa bir şekilde ortak olduğumuzu göstermesi kitabın hoş yanlarındandı. Okunacak, vakit ayrılacak ve bittiğinde zevkle anımsayacağınız bir romandı Kurtbağrı. Ayrıca Çiğdem Hanım'ın yıllarını geçirdiği İzmir'in de ufak bir portresini görebiliyor ve kültür hakkında bilgi alabiliyoruz.
Kitabın arka kapak yazısını buraya yapıştıracak değilim, merak eden olursa konuyu kısaca: İdrak Lisanı'nı (zihin yoluyla konuşulan ortak bir dil) konuşan gezegenlerin oluşturduğu ve bu lisanı konuşamayanların üye olamadığı, yalnızca gözlemcilerle gözlenebildiği galaksilerarası bir Divan'ın elçilerinden biri olarak Dünya'ya gönderilen Efga'nın, kendine İğde ismini seçerek İzmir'de yaşamaya başlaması ve burada karşılaştığı karakterler aracılığıyla Divan'ın işlerini yaparken çıktığı kendini bulma yolculuğu diyebiliriz.
Kurtbağrı, okumaya değer bir roman; Çiğdem Erkal ise kesinlikle tanımaya değer bir insan. Ona her şey için, tekrardan, teşekkür ederim.