Bu kitabı okurken içimde garip bir sızı hissettim. Sanki küçük bir çocuğun elinden tutmuş, onunla birlikte sokaklarda koşturmuş, hayaller kurmuş ve en sonunda da onunla birlikte büyümek zorunda kalmışım gibi… Şeker Portakalı, sadece bir çocuğun hikâyesi değil; sevgisizliğin, yoksulluğun ve en çok da erken büyümenin romanı.
Zezé ile ilk tanıştığımda onun sadece yaramaz bir çocuk olduğunu düşündüm. Kendi küçük dünyasında, ağaçlarla konuşan, her şeyi öğrenmeye meraklı, bazen yaramazlıklarıyla büyüklerini çileden çıkaran bir çocuk… Ama sonra fark ettim ki, onun yaramazlıkları aslında içinde taşıdığı sevgisizliğin ve yalnızlığın bir yansımasıymış. Annesinden, babasından, hatta kardeşlerinden bile şefkat görmeyen bir çocuk nasıl olur da hayata gülümseyerek bakabilirdi ki?
Zezé’nin en büyük dostu, bahçedeki küçük şeker portakalı ağacı. Ona isim koyuyor, onunla dertleşiyor, hatta oyunlar oynuyor. Çünkü bazen en iyi dost, konuşan biri değil, seni gerçekten dinleyen biri oluyor. Ama asıl sarsıcı olan, Portuga ile kurduğu bağ. Zezé’nin hayatında ilk defa gerçekten sevildiğini hissettiği anları okumak beni derinden etkiledi. Küçük bir çocuğun, kendisine iyi davranan birini “baba” gibi görmesi, ne kadar büyük bir sevgi açlığı çektiğini gösteriyor.
Ve sonra… Hayat ona, küçük bir çocuğa bile acımasızca davranabileceğini gösterdi. Zezé, biz fark etmeden büyüdü. Kitap boyunca onunla birlikte ben de büyümek zorunda kaldım. Ne zaman çocukluk sona erdi? Ne zaman hayaller, yerini gerçeklerin sert yüzüne bıraktı? Zezé’nin yaşadığı her şey, bir noktada benim de içimde bir yara gibi büyüdü. Kitabı kapattığımda, içimde bir eksiklik vardı. Zezé’nin yaşadığı her şeyi ben de yaşamışım gibi… Ve en çok da onun şu sözleri aklımdan çıkmadı:
"Büyüdüğümde bir şey olacağım, ama ne olacağımı bilmiyorum… Belki de hiçbir şey."
Bazı kitaplar bittiğinde, aslında bitmez. İşte Şeker Portakalı da tam olarak böyle bir kitap. Zezé’nin hikâyesi, yüreğime bir kere dokundu ve hiç çıkmamacasına oraya yerleşti.