Daha ilk sayfalarda, Tolstoy’un Anna Karenina’sı ile sıradan bir aşk hikâyesi okumadığımı anladım. Çünkü bu kitap, aşkın en güzel ve en yıkıcı hâlini gözler önüne seriyor.
Anna, mutsuz bir evlilik içinde sıkışıp kalmış bir kadın ve Vronski ile yaşadığı ilişki, onun için bir kaçış gibi görünüyor. Ama aşk, her zaman kurtuluş olmayabilir. Tam tersine, bazen insanı daha da büyük bir çöküşe sürükleyebilir. Anna’nın gittikçe içine düştüğü yalnızlık, toplumun acımasız yargıları ve kendi iç çatışmaları, beni fazlasıyla etkiledi. Özellikle Tolstoy’un psikolojik tahlilleri o kadar başarılı ki, Anna’nın hissettiği her şeyi ben de hissettim.
Kitap boyunca en çok düşündüğüm şey ise şu oldu: Aşk, gerçekten her şeye değer mi? Anna’nın yaşadığı aşk, onu mutluluğa mı yoksa yıkıma mı götürdü? Kitap bittiğinde, içimde büyük bir boşluk kaldı. Çünkü Tolstoy, insan ruhunun derinliklerini anlatırken, beni de bu uçurumun içine çekmişti.