GÜNEŞLİ BİR PENCEREYE ÖZLEM
9/10
·168 syf.··
Beğendi
·
2025 2. kitabı
“Bu durum Tanrı aşkına neden bana, hiçbir gücü olmayan bana söylenmişti ki...” Han Kang, bu kitabı yazmasına da bir nevi vesile olan rüyalarından bahsederken ölüm kalım savaşı haline gelen gergin rüyasının içinde bir an durup soluk bile almaksızın kendine bu soruyu soruyor. Benimse en çok dikkatimi çeken şey sorunun içindeki şu kelimelerdi. “... Hiçbir gücü olmayan bana.” Bu gerçekten doğru muydu peki? Bence Han Kang burada yanılmış. Çünkü onun gücü tam olarak bu işte! Ve bizler onun gücü olan kelimelerden can bulmuş bu kitabı okuyarak, kitabın içindeki dünyaya girip üstüne o günün acılarını da yüreğimizde hissederek o acılara gözyaşı döken bizler, tam da Han Kang'ın rüyasında gördüğü ve onu, bu soruyu sorarak çaresiz duruma düşüren o önlenebilir idamların hep birlikte üstesinden gelebiliriz. Kitabın Kapağı için Seçilen İllüstrasyon ve İncelemenin Adı Üzerine... Başta anlamsız ve basit bir metafor gibi gelmişti ama kitabın kapağındaki kalpten bahsederek başlamak istiyorum incelememe. Han Kang kitabında şimdi bizim de aitlik hissedip bir parçası haline geldiğimiz o mücevher gibi kalpten şu şekilde bahsediyor: “Artık daha fazla korkmadığımı fark etme hissi, şimdi ölsem de olur hissi, yüz binlerce insanın kanının bir arada koskocaman bir damar oluşturduğu o canlı hissi... Hâlâ hatırlıyorum. O damara kan pompalayarak atan dünyadaki en büyük ve yüce kalbin atışlarını hissettim. Büyük bir cesaretle onun bir parçası olduğumu hissettim.” Hang Kang işte böyle bir güce sahip! Bu hikayeyi, o günkü tek bir kalpte aynı inançla birleşen insanların dileklerini bize ulaştırma ve dünyadaki en büyük ve yüce kalbin atışlarına bizimkini de dahil etme gücüne...Kitabın kapağında neden kocaman bir kalp yer alıyor bu da güzelce anlamlandırılmış oldu. Epey uzun bir inceleme olacak. İlgileniyorsanız devam edin. Kitabı bitirmemiş veya bitirse de bu yüce kalbin kıymetini yine de idrak edememiş insanlar için incelememi okumak anlamsız olacaktır. İncelemenin başlığını, Spitz'in çok sevdiğim bir şarkısının başlığından ödünç aldığımı söylemeliyim. “Güneşli Bir Pencereye Özlem” Kitapta yeri doldurulamaz bir karakter olan Donğho'yu sıcak bir şekilde hatırlatan bir başlık. Donğho, ağaçların gölgesinin güneş ışığını engellemesinden hiç hoşlanmaz ve annesiyle ormanlık yolda yürürken annesinin elinden tutarak onu yolun güneşli tarafına geçirip orada yürümeye zorlar. “Anne, şu taraftan git, mümkün olduğunca güneşin olduğu yere doğru... Şu taraftaki aydınlık yerde bir sürü çiçek açmış. Neden gölgeden gidiyorsun ki? O tarafa gidelim anneciğim, çiçeklerin açtığı tarafa.” s.148 Bir şekilde Donğho'nun güneşli bir pencereye özlem duyduğu hissine kapıldım. Olumsuzluklar şehrinde, bitip tükenmeyen kararlılığıyla birlikte tökezleyerek de olsa umutsuzca o pencereyi arıyordu belki de. Yoldaşlarıyla birlikte yaşamın çekilmez yanlarını, o yılki Mayıs'ın karanlık gölgelerini dışarıda bırakabileceği, kendileri için güvenli bir sığınak görevi görecek güneşli bir pencere. Önünde akıp giden hayatı o ılık pencereden izlemek istiyordu belki Donğho. Güneşli bir pencere'nin sıcaklığından yoksun hayatına rağmen kitabı bitirdiğimde bile Donğho bende güneşli bir pencere hissiyatıyla kaldı. Ve uyandırdığı o sıcak hissiyatıyla birlikte eriyip vücuduma karıştı. Yazar Hakkında... “Suyu içtiğinde kaynağını düşün” der bir Çin atasözü. O halde kitabın içeriğine geçmeden önce biraz Hang Kang hakkında konuşalım isterim. 1970 Gwangju doğumlu yazarımız (ki bu kitapta bahsi geçen Gwangju Ayaklanması'nı tam da bu yüzden onun kelimelerinden okumak bizim için büyük şans!) Kore'nin en iyi üniversitelerinden birisi olan Yonsei Üniversitesinde Kore Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuş, edebiyat dünyasına ilk adımınıysa bir şair olarak atmış. Çeşitli ödüller almış olması ona romancı kimliği de kazandırmış nihayetinde. (Red Anchor isimli kitabı ile Shinmun Edebiyat Yarışması'nı kazanarak roman kariyerine başladığını ekleyeyim) Ve son olarak tüm kitapseverlerin gözden kaçırmayacağı üzere 2024 yılının Nobel Edebiyat Ödülü de "Tarihsel travmalarla yüzleşen ve insan hayatının kırılganlığını ortaya koyan yoğun şiirsel düzyazısı" notuyla Kang'a layık görülmüştü. Yazarımız böylece edebiyat dünyasının en prestijli ödülü olan Nobel'i alan ilk Güney Koreli yazar olmasının yanısıra daha da gurur verici şekilde bu ödüle sahip olan ilk Asyalı kadın yazar kimliğine de sahip olmuştur. Bu kitabı okuduktan sonra ödülü sonuna kadar hak ettiğini düşündüm. Açık konuşmak gerekirse bu kitap, Nobel komitesinin ona ödülü verirken ki gerekçesiyle birebir örtüşüyor. Bu kitapla tarihsel travmalarla yüzleşiyor ve insan hayatının her an kırılmaya müsait bir cam gibi olduğu gerçeğini tüm çıplaklığıyla görüyoruz. Herkes onu Vejetaryen kitabıyla tanıyıp sevdi ama Kang kesinlikle bu kitabıyla bende sağlam bir yere sahip oldu. Çocuk Geliyor'un Uzantısında Türkiye'nin Şimdisi ve Yakın Tarihine Kısa Bir Bakış... Bu kitap, geçtiğimiz aylarda Kore'de gerçekleştirilmeye çalışılan askerî darbe ile bazı okurlar arasında yeniden gündeme geldi. Çünkü halk yine devletin silahlı askeriyle burun buruna mücadeledeydi. İşin ilginç kısmı Kore halkı gerçekten demokrasi konusunda bizden çok daha iyi. Mesela biri Gwangju Ayaklanma'sı hakkında şöyle bir şey söylemişti: “Koreliler şiddetten o kadar nefret ediyor ki tek bir ölüm bile çoğu zaman büyük siyasi değişimlere yol açabiliyor. Peki ya 160? Bu bizim için çok büyük bir sayı.” Elbette kayıpları karşılaştırmak gibi utanç verici ve vicdana sığmayan bir yola başvurmak istemiyorum ama ister istemez ülkemizin yakın tarihi ve şimdisi düşüncelerime sokulup duruyor. Ve kulağıma fısıldıyor. /Cezaevlerinde işkence sonucu 171 kişi olmak üzere yaklaşık 300 kişi öldü./ (12 Eylül 1980 darbesi) Daha yakın tarihe baktığımızda da 2016 Darbe girişimi önümüze çıkıyor diyor aynı ses. Ve fısıldamaya devam ediyor. /180'i sivil olmak üzere 248 kişi ölmüştü./ Kitabın konusundan uzaklaşsam da devam edeceğim. Karşılaştırma yapmak bize bir fayda sağlamaz. Ama vicdanımı susturmamın yolu yok. Bu kayıpların darbe sonucu olmasına gerek de yok. Daha acısı çok taze olan Kartalkaya Otel Yangını'nda bile 78 canımız öylece yitip gitti. 6 Şubat depremlerinden bahsetmiyorum bile. Şimdi bunun kitapla ne ilgisi var demeyin. Açıkça çok fazla ilgisi var. Bu kitabı okurken tüm bu şeyleri sorgulamayan, kulağına bu gerçeklerin fısıltısı bir bir çalınmamış, düşünceleri bu sayılarla karışmamış insan, zaten vicdanen eksiği büyük olan insandır. Bir Koreli çıkıp bunları söylüyor işte. Tek bir kişinin ölmesinin bile büyük siyasi değişimlere yol açabildiğini dile getiriyor. Herkes teknolojide bizden ileride olduklarını söylüyor ama Kore asıl, demokrasinin işleyişi ve halkın demokrasi yanlısı hareket etmesi açısından bizden bir gömlek üstün. Gerçekten kendinizi suçlu hissetmiyor musunuz? Ya da eksik... Ben hissediyorum. Hepimiz sorumluyuz, her şeye sustuğumuz, görmezden gelmeyi seçtiğimiz için. Ve o insanları hayattan koparan kişileri ve hatta kendimi bile asla affetmeyeceğim. Çünkü bizler ölen kardeşlerimizin ruhları gözlerini açmış bizi izlerken susmaya devam ettik. Bu yüzden sorumlulardan tek bir kişi bile ihmalleri üstlenip istifa etmedi. O insanların ruhlarının acı içinde gözyaşı döktüğüne eminim. "Çok fazla kan dökmediler mi? Ölen kardeşlerimizin ruhları gözlerini açmış bizi izliyorken bu dökülen kanın üstünü nasıl öylece örtebiliriz?" s.18 Dökülen kanların üstünü örtmek istemediğim için kitabın konusundan saparak bunları yazıyorum. Çünkü elinizdeki bu kitap daha ilk sayfasından vicdanlarımızın yakasına yapışıp bizi rahat bırakmayan ve baştan sona vicdanlarımızı rahatsız eden bir kitap. Önce bunun ayırdına varmamız gerekiyor. Yani hanginiz benim gibi hissetmedi okurken? Bu kitap hanginizin yakasını bırakmış durumda? Böyle biri var mı sahiden! “Affetmeyeceğim, hiçbir şeyi affetmeyeceğim. Kendimi bile.” s.36 Gwangju Ayaklanması'nın Güney Kore'de şimdi bile demokrasi mücadelesinin bir sembolü olarak hatırlandığını söylemekte fayda var. Günümüzün Penceresinden Kırk Dört Yıl Öncesinin Kayıp Tarihine... Çocuk Geliyor, bizim gibi askerî darbesi, doğal afeti, ekonomik krizi, göçmen sorunları, büyük ihmallerle yitip giden binlerce kayıpla yüzleşen Türkiye okurları için empati kurması fazlasıyla zahmetsiz olacak bir kitaptır. Aynı işkenceleri, aynı görmezden gelinmeyi; acıları, kayıpları, pişmanlıkları ve de affedemeyişleriyle tüm bunların doğurduğu o baş edilemez öfkeyle birlikte bir başına bırakılmayı okuyacaksın akıp giden sayfalar boyunca. 60 darbesi gelecek aklına, 80 darbesi...ve hatta 68 kuşağı... O günün devlet eliyle gerçekleştirilen işkenceleri, darağacına götürmek için yaşı büyütülen çocuklar gelecek. İki darbe arasında öylesine yitip giden hayatlar ve onların tarihte yeri olmayan hikayesi canlanacak gözünün önünde. Buna engel olamayacaksın. Bu, Kore'de 1980 yılının Mayıs'ında gerçekleşen bir darbe diyeceksin sık sık kendine hatırlatmak için. Fazla içselleştirme. Bunun Türkiye ile bir bağı yok. Ama ikisi arasında bir fark göremeyeceksin. Çünkü yaşanan aynı acılar olacak, çekilen aynı çile, işkence ve özlem... Neyse işte onların hiç bitmeyen Mayıs'ları var. Bizim hiç bitmeyen Mayıs'larımız... Mayıs'ların bile bu kadar benzerlik taşıması sizce de çok ironik değil mi? Kayıplar mı, Kurbanlar mı?.. Bu kitap hiç bitmeyen Mayıs ayına dair yürekten gelen bir ağıttır. O dönemde acı çeken ve tarihe geçmeyen insanların hikayesini dinleriz Han'ın kaleminden. Farklı farklı insanların hikayesi biz farkına varmadan iç içe geçer ve tek bir kişinin hikayesini dinlemiş gibi oluruz. 18 Mayıs 1980'de Gwangju'da başlayıp ilk on günün olaylarını zamanlar arasında geçiş yaparak anlatır yazarımız. Ve bununla da yetinmez. Kayıpların ardından hayatta kalanların hikayesini de anlatır. O ayaklanmada yitip giden ruhların (bir anlamda kurbanların) bile hikayesi anlatılır. Onların hisleri de önemlidir zirâ. Gerçi onlardan bu şekilde "kurban" olarak bahsetmek ne kadar doğru? Ne demişti Sonğhi abla “Daha fazla kurban veremeyiz. Arkamızdan kurbanlar demelerine izin veremeyiz.” Bu uğurda ölüp giden insanların hiçbiri bunu istemezdi sanırım. Onları insan olarak bile görmekten vazgeçip birer et yığınlarıymış gibi onlardan "kurbanlar" olarak bahsetmek zalimliğin başka bir boyutu olsa gerek. Biz bunu yapmayalım. Bir zamanlar tıpkı bizim gibi bu dünyanın bir yavrusu olarak yaşamış olan o insanlardan; layıkıyla bir hikayesi, kayıpları, neşesi, hüznü, pişmanlıkları olan -ve içimizde yaşayacak olmalarına atıfta bulunarak- hâlâ yaşayan birer insan olarak bahsedelim onlardan. Bağ Kurulan Karakterler ve İz Bırakan Bazı Bölümler... Donğho'dan ayrı olarak bahsetmesem olmaz. Kitap bir ortaokul son sınıf öğrencisi olan ve benim de yüreğimde kocaman bir yer edinen Donğho'yu merkezine alarak ilerliyor. Başkalarının hikayelerini dinlesek de Donğho hep orada bir yerlerde. Romanın kalbi olduğunu söylemek mümkün. Ve zaten yine onun kelimeleriyle kitabın özünde yatan o soruyla yüzleşirken buluyoruz kendimizi. “Askerlerin öldürdüğü insanlar için neden milli marş okunur ki? Neden tabutları Kore bayrağıyla sarılır ki? Sanki bu insanları öldüren devletin kendisi değilmiş gibi.” s.14 Donğho ve arkadaşları Donğho'nun deyimiyle, tetiği birisinin öleceğini bildikleri için çekemeyen ve hiçbir şekilde ateş etmeyecekleri silahları paylaşan çocuklardı. Donğho'nun küçük yaşına rağmen o kadar cesur olmasına hayranlık duydum. Araştırdığımda onun, şair Yun Dong-ju'nun karanlık gerçekliğin ortasında bile umudunu kaybetmemesinden ilham aldığı ve bunun karakterini şekillendirmede etkili olduğunu öğrendim. Yun Dong-ju zaten çok sevdiğim bir şair. Ve gerçekten Donğho gibi yaşının gerektirmediği acılara göğüs germiş bir şair. Donğho'yu okurken onun kişiliğinde şairin kararlılığının izlerini görebilirsiniz. O günün getirdiği acılarla o insanların nasıl başa çıktığını hiçbir şekilde hayal edemiyorum. Hayattaki en değerli varlığını kaybetmişsin ama kızacak, intikam alacak kimse yok. Donğho'nun annesinin oğluna söylediği gibi: “Devletin öldürdüğü kardeşinin intikamını nasıl alacaksın?” Kitapta ruhların düşüncelerinin ayrı bir yeri olması benim için önemliydi. Sevdiğim ve etkilendiğim detaylardandı. “Cesedimden tıpkı ince ve gergin bir örümcek ağı gibi uzanarak beni kendine çeken gücü kesip atmak istedim. Onlara doğru uçup gitmek istedim. Sormak istedim. Neden beni öldürdünüz? Ablamı nasıl öldürdünüz, neden öldürdünüz?” (s.42) Öleceklerini bilmelerine rağmen silahlı askerlere meydan okuma gücünün "vicdan" olduğu vurgusu da etkileyici kısımlardandı. Vicdanın, askerlerin onlardan kat kat güçlü olduğu halde onları harekete geçiren o yegâne güç olduğunu söylüyordu kahramanımız. Ateş bile edemeyen silahlı çocuklar tek yürek olmuş, hep birlikte vicdan denilen paha biçilemez mücevherlerle ölümü değişebilecekleri hükmüne varmışlardı. Kitapta kanımı donduran kısımlardan biri şüphesiz bazı askerlerin çok zalim olduğuyla ilgili kısımdı. Askerlere dağıtılan mermilerin şehrin nüfusundan bile fazla olması detayı yaşanan olayların içindeki vahşiliğin boyutunu adeta gözler önüne seriyordu. Vahşiliğe yönlendirme o kadar büyük boyutlardaydı ki askerler oradaki insanları öldürmeleri karşılığında ödülle şeref!lendirileceklerdi. Son olarak Cinsu'nun ölümü de yürek parçalayıcı bir etkiye sahipti. Uzun ve gür kirpikleriyle kız gibi güzel bir görünüşe sahip oğlan çocuğu olan Cinsu... O da hayatta kalan birisi olarak geride kalanlara miras bırakılan tüm o ağır yükü sırtlananlardandı. Ve taşıması zor bu yükü daha fazla kaldıramayan birçokları gibi kendi canına kıymıştı. “Yani ağabey, ruh denilen şey cam gibi bir şey mi ki?Cam şeffaf ve kolay kırılan bir şey. Bu camın doğasıdır. (...) Eskiden kırılmaz camlarımız vardı bizim değil mi? Onlar cam mıydı başka bir şey miydi emin değilim ama şeffaftı, sağlamdı ve gerçekti. Demem o ki ağabey, bizler kırılarak bir ruha sahip olduğumuzu gösteriyoruz değil mi? Gerçek camdan yapılmış insanlar olduğumuzu ispatladık.” s.100 Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi onun her zaman çocuk gibi masumane bir yüreği vardı. Bize Miras Bırakılan Anlamlar Üzerine... İşte böyle dolu dolu ve yürek burkan, “Asla affetmeyeceğim. Hiçbir şekilde veda etmeyeceğim” dedirten türde bir kitaptı Çocuk Geliyor. Yazar Sonsöz bölümünde böyle bir kitabı ortaya çıkarmak için günlerini nasıl geçirdiğini, yazının kaynağı olarak nelerden beslendiğini ve sonsöz bölümünü okurken daha pek çok kez “nasıl olur ya, bu kadarı da tesadüf olamaz” diyeceğiniz rastlantılarla ilmek ilmek örmüş romanını. İçinde yaşanmışlıkları barındırması biz okurların omuzlarına kendiliğinden bir yük bindiriyor sanki. Öyle ki o insanlarla1980 yılının Mayıs'ında bir kez buluştuktan sonra şimdi içinde bulunduğumuz dünyaya dönmek zorlaşıyor. Ve yazarın kendi hayatında da olduğu gibi günlük anlamsız sohbetlere bile katlanamaz hale geliyoruz. “Düğün salonunun avizeleri oldukça görkemliydi. Şık ve ilgisiz görünen insanlar bana çok yabancı gelmişti. İnanılacak gibi değildi. O kadar insan ölmüşken.” s.158 Romanın konusundan bir an olsun kopamıyorsun. Romanda bölümlere ayrılmış farklı insanların hikayesi içinde yaşamaya devam ediyor. Sıradan rutinler boğucu ve anlamsız hale geliyor. Sıradan sohbetleri “... İnanılacak gibi değil, o kadar insan ölmüşken.” diye ilgisizce karşılıyorsun. Çünkü bitmiş olsa da sen hâlâ tamamen romanın zamanında yaşıyorsun. O 1980 Mayıs'ında, Donğho'larla birlikte. Sadece Han Kang'ın Sahip Olduğu O Güç Üzerine... İncelemenin girişinde bahsettiğim Han Kang'ın rüyasında Kang'a, 1980'den şimdiye kadar 33 yıl boyunca yeraltında tutulan ve yarın öğleden sonra üçte idam edilecek esirlerin olduğu bilgisi bir sır olarak verilir. Onları kurtarabilecek tek kişi Han Kang'dır. Bu çok gizli bilgiyi bilen sadece kendisi vardır ve esirleri kurtarması için hepi topu 19 saati kalmıştır. Üstelik zaman da gittikçe daralıyordur. Ve bunun üzerine yazarımız kendisine büyük bir endişe içerisinde o soruyu sorar. “Bu durum Tanrı aşkına neden bana, hiçbir gücü olmayan bana söylenmişti ki...” Sanırım artık cevabı hepimiz biliyoruz. Gelecek nesillerin çekeceği olası acılar önlenebilsin diye bu durum Han Kang'a söylenmişti. Çünkü o, geçmiş ve gelecek arasında bağ kurmamızı ve hiç bitmeyen Mayıs'ın hikayesini nesilden nesile aktarmamızı sağlayacak güçlü bir köprünün ta kendisidir. O insanların hikayelerine kulak veren bizlerse 1980 Mayıs'ını hep hatırlayarak bu köprüyü destekleyen ayaklar olacağız. Şimdiki neslin insanları olarak geçmişin acılarına sırt çeviremeyiz. O günkü acıları ve tecrübeleri her zaman yüreğimizde taşıyarak geleceğin Donğho'larını bu tür acıların bir kez daha yaşanmasından korumalıyız. İşte bu da şüphe yok ki içimizde yeşeren ve günden güne büyüyen o biricik gücün yaşam kaynağı olacak. Hiç Bitmeyen Mayıs'larımızda Payımıza Düşen Sorumluluklar Üzerine... Çocuk Geliyor, her şeyiyle yalnızca Güney Kore tarihinin kanlı bir dönemini anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda insanlığın ortak acılarına, unutulmaya yüz tutmuş travmalarına ışık tutuyor. Kitabı okudukça, coğrafyalar değişse de adaletsizliğin, zalimliğin ve vicdanın yankılarının birbirine ne kadar benzediğini görmek, içimizi acıtan ama bir o kadar da gözlerimizi açan bir deneyime dönüşüyor. Donğho ve diğer kayıpların hikâyesi, sadece bir trajedi olarak hatırlanmayı hak etmiyor. Onları gerçekten anlamak, anmak ve mücadelelerini yaşatmak, belki de kitabın bize yüklediği en büyük sorumluluk. Bu yüzden, tarih boyunca benzer acıları yaşamış herkes için bu kitap bir ağıt olduğu kadar, aynı zamanda bir uyanış çağrısı niteliğinde. Çünkü bu hikâye yalnızca geçmişin değil, hâlâ devam eden adaletsizliklerin, susturulanların, görmezden gelinenlerin de hikâyesi. Ve bu yüzden Han Kang yanılmıyor. Onun gücü kelimelerinde, bizim gücümüzse onları unutmamakta ve hatırlamakta saklı. Geçmişin bir yerinde bizi hayatlarına misafir olarak kabul eden o insanların acıları, fedakarlıkları, gözyaşları ve büyüttükleri o kocaman yürekleri geleceğin insanlarına ışık tutacak ve onlara yürüyecekleri yol boyunca ilham kaynağı olacak. Tıpkı bu kitap gibi. 1980 Mayıs'ını asla unutmayacağım. Onların Mayıs'larını, bizim Mayıs'larımızı... Ve asla affetmeyeceğim. Bir "insanlık utanç duvarı" gibi içimde kök salmaya devam edecek onların her birinin hikayesi. “Sen öldükten sonra cenaze töreni yapamam, Seni gördüğüm gözlerim mabet oldu. Sesini duyan kulaklarım mabet oldu. Nefesini içime çeken ciğerlerim mabet oldu. Baharda açan çiçekler, söğütler, Yağmur damlaları ve kar taneleri mabet oldu. Her gün gelen sabahlar, her gün gelen akşamlar bana mabet oldu.” s.78 Şimdi 44.Mayıs'ta bile her yerde mabedin ışıkları yanıyor; baharda açan çiçeklerde, kar tanelerinde, her gün gelen akşamlarda. Boş şişelere yerleştirilmiş mumun turuncu kıvılcımlarında... Siz de görüyorsunuz değil mi? Yaz-kış her yerde yanan mabedin o ışıklarını?
İnceleme
Çocuk GeliyorHan Kang · April Yayıncılık · 20242,122 okunma
··1 alıntı·
2.029 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
1980 Mayıs’ının karanlığında solmadan, göğe uzanamadan toprağa düşen karanlıkta kalmış, çiçek açamamış ruhlar, unutulmadıklarını bilsinler.Çünkü Dünyanın tüm mayısları hâlâ onların yasını tutuyor. Rüzgâr her esişinde isimlerini fısıldıyor, yağmurlar toprağa her düştüğünde hatıralarını yıkayıp duruyor. Göğe bakınca yıldızlarda, toprağa dokununca filizlerde hissediliyor varlıkları.Her baharda ve bu kitapta okurların kalbinde yeniden yeniden doğuyorlar🪷🫶🍀🌱Ve kalemine sağlık Hyeyam 🫶Yine harika bir inceleme🖤🩶
Hyeya
Gönderi Sahibi
44.Mayıs'ta yine onları düşünelim, onların yasını tutalım. Kıymetli yorumun için teşekkür ederim Laviniam 🌟
Geçenlerde bu kitap ile ilgili paylaştığın alıntıda ilk birkaç kelimeyi okurken duyduğum o his, bıçakların tende uyandırdığı o korkunç ürperti yine burada son satırlara geldiğimde hissettiğim ile aynıydı; farklı olan, bu sefer gözlerim doluyordu ve öfkeleniyordum.. Yüreğim, çocukların ve çocukluğun şu yaşamda akla gelebilecek her şeyden çok daha kıymetli olduğuna inanır.. Tam da burada, o masumluk birgün böyle bir canavarlığa dönüşebiliyor.. Tüm can alan eller -asker, devlet aklı..- herkes evvelde insan idi değil mi.. Mevzuu neydi? Sanırım ödevini yapmayan çocuğu şiddetten uzak uyarırken cengâver kesilen anneler ve bundan haberi var mı bilinmez babalar için bu iki ünvan’a değerlik eğitimi sanki.. İhtiyaç çok yumuşak bir ifade olur. Bir de kendi aralarında tartışan çocuklara da müdahale eden kesimler var. Tolstoy bunu bir kitabında anlatmıştı hattâ.. O sözünü ettiğin “mücevherler”.. Erdemleri mücevher olarak okutmuş olmana sevgiyle yumdum gözlerimi. Ve çocukların geleceğe dâir esas ışık ve aydınlık olduğu hakîkati sanırım evrensel.. değindiğin sorumluluk..unutmak ya da hatırlamak.. Bunu geleceğin aydınlığı inşaa edilirken gereğinin yerine getirilmesi ile paralel olduğu kanaatindeyim. Kore..ve diğerleri ve bizler.. Kimin canı daha çok yandı? Kıyas kabûl değil lâkin, bizimki için içimin kırk kat daha acıdığına eminim. Sebebi çok açık bence.. Gündüz kuşağında esas darbeler ve katliamlar, utanç tabloları. Zaman değişir iken coğrafyalar eğitim düzeyi ile değişim sağlayacaktır. Aksi durumda zaman, geçen şeydir sadece..Şifa mümkün değil gibi. Ben burada da görür görmüyorum an topluluğunun. Mermi sayısı ile insan sayısı.. Alıntılarını okurken gelmek üzere olan incelemeni okuyup okuyamayacağımı düşünmüştüm. Aleni idi insanlığın zahmetli yanına dokunacak olduğun ve bu endişe ile okumaya başladıysam da katlanabilir kıldığın için içeriği, teşekkür ediyorum. Yorum gölge olsun istemem, yorsun istemem ama diyemediklerini okuduğuma emin olduğumu bilmeni isterim. Büyüyemeyen “insanlık” sorunu olan dünyaya sanırım şimdi ‘z olan ilerde ne ile ifade edilir bilemem ama gelecek kuşakların aldırmazlık huylarıyla muhtemelen vahşilik dışında bir şeye faydası olmayacak olan tutumlarıyla çözülür.. Görebilir miyiz yine emin değilim.. Fakat okurken, hissettiklerini yazıya kıymeti kayda alır ölçüde yansıttığını düşünüyorum ki fazlası olduğuna eminim. Emeğin için, vakte kattığın değer için teşekkür ediyorum. (Uzun oluşu da çok iyiydi..)
Hyeya
Gönderi Sahibi
Gerçekten söyleyecek bir şey bulamadım yorumuna. 💭 İncelemede düşünebildiğim her şeyin sınırına zaten ulaştım sanmıştım ama yorumunu okuyunca -daha doğrusu tüm bu şeylere senin bakış açınla bir kez daha bakınca - henüz sınıra ulaşmadığımı fark ettim. Bu kadar anlamla çevrelenmiş bir yorum almış olmaktan -özellikle senden- mutlu oldum. Ve düşünecek -dahası sorgulayacak - bu kadar şey olmasına da sevindim. Yeni nesilden sık sık şikayet etsem de sanırım bu kitabı okuduktan sonra fikirlerim biraz evcilleşti. Ve onlara güvenmeye karar verdim. Eminim içlerinde bu mücevhere sahip olanları vardır ve ileride de bu mücevher gibi ruhu layıkıyla taşıyacaklardır. Ortak bir tarihi, acı ve sevinci paylaştığımızdan mı bilmiyorum ama elbette kendi ülkemdeki haksızlıklara daha fazla gözyaşı dökme eğiliminde yüreğim. Bu yüzden ülkem ve sonra da dünya için artık aydınlanma çağının gelmiş olmasını diliyorum. Güneşli bir pencere sıcaklığında güven ve huzur içinde yaşayalım istiyorum. Bunu ne kadar başarabiliriz bilmiyorum tabii. Sadece çabalamaya istekli insanlar olduğunu biliyorum. Sen de onlardan birisin. Buna inanıyorum. Aynı mücevher kalbi taşıdığına, aynı yüce ruha sahip olduğuna eminim. Beni tekrar düşünmeye sevk ettiğin için teşekkür ederim, çokça ♥️