On beş öykü…
Menteşe karşılıyor ilk olarak okuyucuyu. Bazen yaşama bizi sımsıkı tutan… Öykünün içindeki karakterin ise çakılı kaldığı evden bir başka çivinin sökeceği düşüncesiyle, onun yarım kalmışlığını bir başkası ile tamamlayacağı düşüncesi, yaşamla çok bağ kurduruyor. Kim bilir belki iyi gelir.
Sonra bir “Öteki” daha… Bu kez başka ama yine hüzünlü. Bir şeyin içinde ‘öteki’ varsa bir parça acı hep vardır. Ah Zarife… İnsanların başlarına bazen öyle şeyler gelir ki, devam etmeleri zor gelir. Ayaklarına bağlanan bir ağırlıkla adeta. Kimi zaman kollarına, boyunlarına…
Kayıpların geride bıraktığı enkazda dolaşır durur insan. Sağlam bir parça bulma umuduyla. Çünkü bazen o parça, bütünden daha değerli olur. Buzdolabı öyküsündeki kayıp ise bambaşka. Tanımlamak için iki yakasından tuttuğunuz kelimeler, azıcık araladığınız parmaklarınızı fırsat bilip hemen kurtulurlar elinizden.
Öykü okurken şaşırmayı seviyorum. Sakin sakin okurken birden karşıma Kuşçu Ömer’in ispinozları, kumruları, muhabbet kuşları, bülbülleri çıktı.
Yorgan iğnesi diğerlerinden daha büyük olur değil mi? Öyle ya, koskoca yorgan işi. Peki bizi yaşama sıkıca tutunduracak iğne işi var mı ki? Üzerimizdeki sağlam duruşunu hiç bozmayacak.
O değil de Gülsüm’ün işi çok zor.
Nar… Bazen vazgeçmek gerekir. Vedalaşmak iyidir. Çünkü “insan nefsi, kör boğaz.” değildir. Olmamalıdır. Bazen o narı patlatmak gerekir.
Ah Ali’ye ne demeli. Kardan adamın burnuna havucu olmadığı için yer elması takan Ali. Yamuk burunlu kardan adamdan, yamuk adamın yamuk çocuğuna gelince konu epey içerledi tabi. Çocuklar böyle işte. Köyden göçmeleri gerektiğinde bile aklı çatısız evlerinde, köy bakkalından sakız almak için yünlerini sattığı koyunlarında… Hatta ona yamuk diyen Halil’de bile…
Öykü yazanlar insan biriktiriyor bence. İnsan koleksiyoncuları bir yerde. Kim bilir belki bir öyküde kendinize rastlarsınız günün birinde… Neden olmasın…