Sayfa sayısının azlığına rağmen eser miktarından fazla Hristiyanlık inancı, Aydınlanma Çağı ve devrimci hareketlere dair hap bilgi ve bunların yoğun eleştirisini içeren bu kitap, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı hayal kırıklığını yansıtan tipik bir kurgu. Doğruların didiklenip elendiği ve asrın yıkıcı şartlarını yansıtan yeni bir doğrunun inşa edilme süreci olarak kabul edebileceğimiz Ağrı Dağı Yolcusu Kalmasın, fanteziye mahkum edilmiş sanatçının trajedisini de tahkiye ediyor. Postmodernist edebiyattan aşina olduğumuz parodinin dinî kıssa formuyla güçlü bir şekilde görülmesi de ellerinden hiçbir şey gelmeyen 20. yüzyıl sanatçısının bu trajedisini destekler nitelikte.
Kurgu, 1940’larda yaşayan başkahraman Nuh Lammock’ın Tanrı tarafından ikinci bir tufanda gemi inşası için vazifelendirilmesini konu ediniyor. Ancak, sorgulama yönü oldukça kuvvetli olan Lammock’ın Kitab-ı Mukaddes’teki bilgilerden yola çıkarak ilk tufanı tahlil edip benzer şartları kabul etmeyeceğini söylemesi ile farklı bir evreye girer.
!!Heveskaçıran içerir:
Nuh Lammock, klasik bir İngiliz aydınıdır. Hatta bir yerde Tanrı, ona “Kendini gizleme konusunda Francis Bacon denen adam kadar kötüsün.” deyip onun Wells’in ta kendisi olduğunu söyler. Bu ve birkaç diyalogdan anlaşıldığı üzere yazarın kimliğini saklamak gibi bir derdi de yoktur. Dert birdir: “İnsanlık kendi başına büyük yıkımlar getirmektedir. Bunun çaresi nedir?” Kahraman, Tanrı’nın yapıp ettiklerini mantıksal imbikten geçirip eleştiriyor, şartlar koyuyor yahut bir alternatifle reddediyor ve böylece onun getirdiği gemi inşa etme fikrini makul bulmakla birlikte onun kendisini reddediyor. Bu Tanrı’nın Kadir-i Mutlak olmadığını, tıpkı bir eski Yunan tanrısı kadar zaaflarla dolu olduğunu belirtmekte fayda var. Nitekim ihtiyar bir adam olarak görülen Tanrı, tımarhaneden kaçmıştır ve aranıyordur. Bu teşbihin “Tanrı katili” Avrupa’nın tanrı inancıyla münasebetini göstermesi, dinin Avrupa düşüncesindeki nihai konumunu göstermesi açısından oldukça manidar. Hatta Dansa Davet’te (#266610098) gördüğümüz, daha 16. asır Avrupa’sındaki inancın yoğun ve derin istismarı, kör topal 20. asra gelmeyi başarmış olan Tanrı’larını tımarhaneye tıkacak denli dine aykırıdır. Bu çerçevede, insanlığı yok oluşa sürükleyenler arasında Avrupa dininin mensuplarının da olması şaşırtıcı değil. Kahraman/yazar, düzenin kökten değiştirimesi gerektiğini bilir ama bunun nasıl mümkün olabileceği üzerine kafa yorarken, Tanrı bir müddet sahneden çekilir ve kahraman bir su sıçanıyla konuşmaya başlar. Su sıçanına uzun uzadıya kafasındakileri aktaran kahraman yeni bir din oluşturmanın gerekliliğinden, bunun muhtemel niteliklerinden söz eder. En sonunda bireysel yaşamın reddedilmesi gerektiği neticesine varınca, su sıçanı Lammock’ın kendisinin bizzatihi bir tehdit olduğunu fark eder ve ondan kaçar. Bu bize, Lammock’ın, dini anlatı olan Nuh kıssasının aksine bir antikahraman olduğunu göstermesi açısından bir kırılma noktasıdır fakat kendisi bunu fark etmekten yoksundur. Bu mantık yürütmeler boyunca kahramanın insanlığı kurtarma fikriyle bir zehirlenme yaşamaya başlamasına, gemiye alacaklarını tektipleştirmeye yönelik kendini iknaya yönelmesine dikkat etmek gerekir: Bu bariz bir şekilde güç zehirlenmesi, iktidar sarhoşluğunun kendisidir. Öyle bir şey ki henüz gemiyi inşa etmek şöyle dursun, daha bu kıyametvari hadisenin gerçekleşmeme ihtimali mevzubahistir. Bunu Wells’in, bir kişiye sonsuz ve tatışılamaz bir güç vermenin eleştirisi sayılabilir ki bu eleştiri, kurgunun ortaya çıkmasına neden olan Alman halkının Adolf Hitler’e sağladığı güç ve bu gücün doğurduğu yıkımla doğrudan ilişkilidir. Nitekim, tufan gerçekleşip de gemi meçhul bir noktadan bilinmez Ağrı Dağı’na hareket ettiği aylar sonrasında Tanrı, hiçbir şey hatırlamayan Lammock’a, kurduğu düzenin dinselleştiğini anlatan birkaç cümle söyler.
Kurgu belirgin bir sona sahip değil. Bitmeyecek gibi sürüp giden savaşı bizzatihi yaşayan Avrupa aydının korkusunu, ümitsizliğini gösterecek şekilde gemi, yaşanan açlıkla bir yılı aşkın süre denizde seyir halinde ilerler durur ve bu zorlu, içler acısı durumda bile Nuh, yenilgisini kabul etmeyi reddeder:
İnsan, yenildiğini bildiği ve bunu itiraf ettiği müddetçe yenilir. Ben ise bunu asla bilmeyecek veya itiraf etmeyeceğim. (82. syf.)
Anlaşılacağı üzere Wells, Avrupa aydınından takkeyi önüne koyup düşünme vaktinin geldiğini ilan etmiştir. Ancak bunun doğrudan Bolşevik Devrimi’nin öznelerine yöneltilmiş bir eleştiri olması da kuvvetle muhtemeldir zira kurguda küçümsenmeyecek netlikte, bu devrimin dönüştüğü şey de eleştirilmiş.
Daha fazla içerik için yazı defterimi ziyâret edebilirsiniz:evcimenkalem.wordpress.com