Mariposa
10/10
·517 syf.··
Beğendi
·
2025 2. kitabı
·
51 günde okudu
·
Okunma: 02 Mart 2025 23:18
Ben çok lay lay lom okudum ve alıntıladım ama kitap beni sarstı arkadaşlar ya. Özellikle son üç bölümü oturduğum yerden hiç kalkmadan, çivilenmiş gibi okudum. En yoğun alıntıyı da o sayfalar verdi. Sadece altı çizilip bırakılacak gibi değildi. Martin'i başta hiç sevmedim hatta kitabın dili de bana (bi) hafif geldi ancak sonunda deldi geçti. J. London'ın ta kendisi olur Martin. Deniz teması her kitabında var neredeyse burada da genç bir denizcinin aşkın kayıp sahillerine sürüklenişiyle başlayan yazar olma macerası konuyu detaylandırıyor. Sonu aşkta hüsran, yazarlıkta şöhret ve hayata yabancılaşma. Titanik filminde ağlayanlar burda mı? Hah, siz şimdi bu kitabı okuyun da görün ağlamak neymiş! Herkes okuyor diye okudum itiraf edeyim ama iyi ki okudum. İlk J. London'ım, 100. incelemeye yakışır bir kitap oldu. Umarım inceleme de aynı hissi bırakabilecek dozu verir. Kategorize edilmiş hayatımızın ve sınıflara bölünmüş insanlığımızın fotoğrafıdır, buyrun: O an Martin'in kalbi durdu. Züccaciyeye bir boğa girmiş gibi oldu. Zirve ile dip arasında gidip gelmek onu çok yordu. Dünya üzerinde hiçbir iz bırakılmadığını anlamıştı Martin. Gidişinin üzerinden makul bir süre geçecek ve kimse seni hatırlamayacaktı. Ama elma ağaçları daha iyi elma versin diye her yıl kutlama yapacaktı köle yığını... Bir daha elime kalem almayacağım, diye söz verdi kendine. Faydasızdı, köle yığınını uyandırmanın imkansız olduğunun farkına vardı. Numen: Kant felsefesinde, algılayabildiğimiz somut fenomenlerin ötesinde olan algılayamayacağımız gerçeklik. Boyun eğdi buna Martin. Tutumluluk Yasası: Bir olguyu mümkün olan en basit hipotezle açıklamak. En az varsayıma sahip olanı seçmek. Martin pes etti. Berkeley gibi var olmanın sadece algılamak olduğunu sanalım ve maddeyi yok mu sayalım bu kitaptan sonra, neden olmasın? Fenomenin bilgisi fenomenin ötesine geçemez. Martin anladı... Quantum fiziğinde bir zerre her şekilde, her yerde, her durumda ve her zaman var olabilir. Ama insanlar aleminde her şey sınıfsal ve fizik kurallarının ötesinde. İnandı... Fransız İhtilali'ni başlatan ezilen yığın burjuvazinin mülkiyet sahipleriyle işbirliği yapması sonucu ihanete uğradı. Rönesans, Aydınlanma, bilim falan derken burjuvazinin yükselişiyle doğan Sanayi Devrimi ve coğrafi keşifler adı altındaki sömürgeleşme, Amerika kıtasının keşfi, Avrupa'nın tüm dünyayı açık pazar haline getirmek için çıkardığı savaşlar akabinde genişleyen ticaret ağı ve büyüyen para hacmi ile oluşan mecburi yön; sınıflı toplum ve kapitalizm, kolonilerin bağımsızlık bildirgesiyle ABD'yi kurmaları falan fıstık... Sınıflı toplumun ayrıştırdığı ezilen kitlenin lehineymiş gibi bir diyalektikle, özel mülkiyete tepki olarak doğan sınıfsız toplum özlemini manifestleyen sosyalizm, Marx'la başlayan - bence onunla da biten- kısa bir bocalamanın ardından yeniden kapitalizmin kucağına bırakıldı. İşte paranın gücü ve tüm bunların bünyede yarattığı fırtınalardan doğan birey kavramı Martin'de vücut buluyor bu kitapta. Yani önce 'insan' vardı sonra 'kul' sonra 'vatandaş' sonra 'yoldaş' sonra 'birey' oldu adı. Toplum dönerken kendi merkezi etrafında... Aslında bireycilik de Martinle birlikte denizin dibini boyladı. İnsanlar para ile almayı öğrendi. En çok almayı. En çoğunu almayı. Denge bozulunca almak vermenin önüne geçti. İnsanlar da ikiye ayrıldı. Aldıkça alanlar ve verdikçe verenler olarak. Aldıkça alanlar mutlu sayıldı; sonu reklamlar. Verdikçe verenler hasta sayıldı; sonu antidepresanlar. İşte, toplumdaki çoğunluk belirliyor ya niteliği. Nicelikte fazla olan niteliği etkiliyor diyor Martin de. Nietzsche 'nin 'üstün insan' ına gönderme yaparak, Amerikan rüyası ile kaliteli birey eşittir kaliteli toplum arasında savrularak, harcandı sonunda Martin. Bir teslimiyet, bu kadar mı yenilgiye benzemez. Pes etmedi de sanki gözümüzün içine baka baka vazgeçti. Çünkü, çünkü ve yine çünkü: Martin almayı bilmiyordu. Vermek onu mutlu ediyordu. Kendinden vermek; severken, çalışırken, tanışırken, alışırken, giderken bile vermek... Tükendi, sevincini kaybetti ve kendine küstü Martin. Kendi sesi onu boğuyordu. Artık ne geldiği sınıfa ne de yükseldiği sınıfa ait değildi, kaybolmuştu. "Umarsız haldeydi. Yukarıda kimse Martin Eden'ı kendisi olarak istemiyor, aşağıdaysa geçmişte onu olduğu gibi kabul eden sınıfına dönemiyordu. O da onları istemedi." (s. 475) Ruth'u bile geri istemedi... Artık ne aşk, ne para, ün, hiç birinin önemi kalmadı. Bitti. Yat artık. Işığı kapat ve uyu... Uyuyan huzursuz çoğunluk mutlu azınlığın her zaman işine gelmiştir. Mülkiyeti elinde tutan güçlüler ve işbirlikçileri burjuvalar sen uyurken mutlular. Tanrı suskun... Ben de kendime küstüm. Siz beni çok sevin, umrumda değil. Ben kendime küsüm. Martin gibi. Farkında mısınız, küsecek kimseniz olmadığı için siz de kendinize küssünüz. Kendimizden başka kimsemiz yok. Kimse kimseyi hayatında istemiyor artık. Artık her şey kolay bulunabilir ve herkes kolay ulaşılabilir çünkü ve herkes bir diğeri için sadece bir seçenek. Niye riske girsinler ki? Di mi Martin? Öyle etkileyici ki son sayfadaki cümleler, ben de o cümlelerle bitirmek istedim: "Evet, yaşama arzusu vardı; vardı ama son bir gayretle kendini yok edip varoluşunu sonlandıracak kadar güçlü bir iradesi de vardı." (s. 478) ... "Sonra kendini bıraktı ve hiçbir harekette bulunmadan, bembeyaz bir heykel gibi denizin içlerine doğru battı."(s.479) Derine, daha derine daldı. Gözleri açıktı ... "Ölüm acı vermezdi. Hayattı, hayatın sancısıydı bu feci, bu insanı boğan his. Hayatın Martin'e vurduğu son darbeydi. ... Dipte bir yerlerde karanlığın içine düştü. Bu kadarını fark edebildi. Karanlığın içindeydi artık. Bunu fark ettiği anda da farkındalığı sona erdi."(s.480) Martin... Beni ağlattın. Jack London Martin Eden
Edebiyat
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025135,1bin okunma
··
390 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.